Safahat özeti(Mehmet Akif Ersoy )

01 Mart 2014 Yazan  
Kategori EDEBİYAT

SAFAHAT
Büyük Şairimiz Mehmed AKİF, hayatında »SAFAHAT» adı altında yedi manzum kitap yazmış ve neşretmişti. Bundan başka merhumun hayatında hiç neşretmediği veya neşrettiği halde Safahat’ a atmadığı manzum eserleri vardır. Bunların bir kısmı da bu cildin sonuna ilave olunmuş, böylece büyük şairimizin evvelce basılan ve basılmayan manzum eserleri bir araya getirilerek yeni harflerle neşrolunmuştur. Safahat’ ın yedi kitabı şunlardır. l — Safahat 2 — Süleymaniye Kürsüsünde 3 — Hakkın Sesleri 4 — Fatih Kürsüsünde 5 — Hatıralar 6 — Asım 7 — Gölgeler Merhumun evvelce Safahat’ a girmeyen şiirlerinden bazıları da bu yedi esere ilave olunduktan başka, şairin tarihi edebi fikri şahsiyetini belirten bir giriş kısmı da ilave edilmiş ve böylece bu eser vücut bulmuştur.
Şiirlerini, yedi kitaptan oluşan, “Safahat” (safhalar, evreler) ismini verdiği, tek bir kitapta toplamıştır. Bu kitabın içinde:
1- “Safahat; İlk şiir kitabıdır. İçinde 42 manzume ve on mısralık ayrı bir şiir bulunmaktadır. “Küfe”, “Mahalle Kahvesi”, “Mey­hane” gibi isim yapmış şiirleri de bulunmaktadır. Bu şiirlerde sosyal, tarihi ve dinî olaylar safha safha anlatılmıştır.
2- Süleymanîye Kürsüsünde: Dokuz bölümden oluşan bu kitapta, konu olarak hep İslam dünyası anlatılmaktadır. Bütün İslam alemini dolaştıktan sonra Rusya, Türkistan, Hindistan ve Japonya’yı dolaşıp İstanbul’a gelen vaizin, hürriyetin ilanıyla (1908-İkinci Meşrutiyet) bu şehirde ortaya çıkan genel manzara­nın tasviri yer almaktadır. Bu tasvir çerçevesinde halkın, aydınla­rın, edebiyatçıların, alimlerin içinde bulunduğu kötü durum bü­tün ayrıntılarıyla anlatılır ve kurtuluş yollan gösterilir.
3- Hakkın Sesleri: Akif’in, feryadını ve uyanlarını dikkate almayan topluma karşı, sekiz ayet ve bir hadisten alıntılar yapa­rak yazdığı bu kitapta; hak yolundan uzaklaşan insanların başına gelenleri hak ettikleri teması işlenmektedir.
4- Fatih Kürsüsünde: Vaaz şeklinde oluşan bu tek şiirde; toplumun bilgisizliği, doğu ve batı karşıtlığı anlatılmış; bilgisizlik, tembellik, körü körüne geçmişe bağlılık ve boş inanışlar eleştirilmiş, sadece sorunlar sıralanmayıp, çözüm yolları da gösterilmiştir.
5- Hatıralar: Mehmet Akif Ersoy‘un Mısır ve Berlin hatıraları ile Medine’yi anlatan şiirler bulunmaktadır.
6- Asım: “Sanatın yüzde biri ilham, yüzde doksan dokuzu terdir” diyen Mehmet Akif, en çok bu kitabı üzerinde çalışmıştır. Baştan sona konuşma şeklinde olan bu eserde Hocazade, Köse İmam ve Asım isimli üç kahraman vardır. Kitapta, ideal gençliğin Özellikleri ile o zamanlar memleketimizin içinde bulunduğu meseleler ele alınmıştır.

Bazı eserleri

PEK HAZİN BİR MEVLİD GECESİ

Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed.
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi…
Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!
Alem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu:
Çiğnendi harîm-i pâki şer’in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu.
Allah için, ey Nebiyy-i ma’sum,
İslam’ı bırakma böyle bikes,
İslam’ı bırakma böyle mazlum.

Bize, “Dini, Felsefı Musahabeler”gibi muazzam bir Eser yazan yâr-ı canım, üstâd-ı hâkîmin Hazret-i Ferid’in kıymetdâr bir hâtıra-i iltifâtıdır. Enîs-i rûhum Âkif’e, Safahat’ın üçüncü kısmını neşre muvaffakiyetinden dolayı seni hâlisane tebrik eder diğer kısımlarının da peyderpey neşrine muvaffak olmanı Cenâb-ı Hak’tan temenni eylerim. Lisân-ı nazma -mâhiyetini tağyîr etmeksizin- müstaid olduğu inkişâfı verdin. Türkçe’nin nazma gâyet elverişli olduğunu eserlerin ile isbât ettin. Bir müddetten beridir lisânımızda herkes istediği gibi tasarrufâta kıyâm eylediğinden, lisânımız. hepimizin lisânı olmak derecesinden lisân-ı şahsî olmak derekesine düşmüştür. Filhakika, üslûb, sahsın malı, ta’bîri digerle sâhibinin timsâlidir; fakat lisânın rûhuna dokunulmamak şartıyle. Herkesin lisanda bir tasarruf i mahsûs icrâsına salâhiyetdâr olması bir hadde kadar mücâz olabilir; o haddi tecâvüz edenlere: Dur! Demek lâzım gelir. Halbuki lisânımızda icrâ-yı tasarrufâta kıyâm edenler, teceddüd gösterenler, hiçbir hadde riâyet etmiyorlar, hiçbir mikyâsa tâbi’ olmuyorlar onun için lisânımız da günden güne çığınndan çıkıyor. Meselâ bir heykeltraş, tasarrufât-ı hayâliyesiyle eserini kemâl-i mümküne îsâle çalışır. Lâkin hiçbir zaman tabiatın ta’yin ettiği haddi tecâvüz edemez. Eserini o had dâhilinde kemâl-i mümküne îsâl eder. O haddi tecâvüz ettiği anda, eseri bir eser-i san’at değil, bir nümûne-i garâbet olur. Zîrâ sanâyie hâs olan kemâl-i nev’inin zevk-i sahih denilen bir mikyâsı vardır. Âsâr-ı san’atte gösterilecek kemâl, dâimâ o mikyâs ile ölçülür. Ressamlık da böyledir. Ressam, eserinde göstereceği kemâli, anâsır-ı san’atin nazm-ı tabî’îlerini bozmamak şartıyle gösterebilirse mahâret ibrâz etmiş olur; gösteremez ise tabîati kaba bir sûrette istinsâh ederek âdî bir mukallid derekesinde kalır. Anâsır-ı san’ati vaz-ı tabî’îlerinden çıkaran kimse, kavânîn-i san’ati ihlâl etmiş demektir. Vâkıâ bu hâl ender olarak duhâttan sudûr eder. Halbuki nazar-ı sahih ile bakılacak olursa dehâ-yı hakîkînin, bu hareketiyle kavânîn-i san’ati ihlâl etmediği, belki san’atin kavânîn-i mevcûdesine bir kânun daha ilâve eylediği görülür. Dehâya hâs olan bu tasarrufu taklide kıyâm edenler dâimâ aldanırlar, dâimâ muvaffakiyetsizlik girdâbına düşerler. Mûsıkînin de o gibi benzeri görülmemiş kullanım veya tasarruflara aslâ tahammülü yoktur. Heykeltraş olsun, ressam olsun, musıkî-şinâs olsun, dâimâ san’ate hâs olan mikyâs-ı nev’îyi elinde tutmağa, san’atinde göstereceği eser-i kemâli o mikyas ile ölçmeğe mecburdur. Bu şarîtaya riâyet etmeyen san’atkârların eserleri âsâr-ı san’atten ma’dûd olamaz. Ne fâide ki şürde bu dakîka asla nazar-ı i’tibâre alınmıyor. Çok kimseler sâha-i nazmı tasarrufât-ı mübdiâneleri için gâyet vâsi ; gâyet müsâid buluyorlar. O vâdide gösterdikleri garâbetleri herkese birer bedîa-i ma’rifet sûretinde kabûl ettirmek istiyorlar. Yeni şiirlerde bunun pek çok nümûneleri görülüyor. Çok kimseler de şi’rin hakikatini, şiirde gösterilebilecek tasarıufâtın hadd-i tabî’îsini ta’yinden aciz olduklarından bu başlıklara teceddüt yâhud kemâl-i san’at nazarıyle bakıyorlar. Elhâsıl öteki san’atlerin kabûl etmedikleri o gibi tasarrufât-ı dâhiyâneyi zavallı şiir kolayca kabûl ediyor. Eğer şir’imizde gösterilen keyfi tasarruflar bilfarz heykeltraşlıkta, ressamlıkta gösterilmiş olsa idi, heykeltraşın elinden çıkan bir heykel herhalde bizim bilmediğimiz bir mahlûk olur idi! Kezâ bir ressamın böyle bir tasarruf neticesinde vücuda getireceği eserler de bize görmediğimiz, bilmediğimiz bir âlemin menâzırını tasvîr eder idi. Şi’rimizde bu garâbet çoktan ta’ayyün etti. Fakat onun temyizi diğer san’atlerdeki garâbetlerin temyîzi kadar kolay olmadığından bugün o garâbetlere, yukarıda söylediğim gibi, teceddüt, yâhud kemâli san’at nâmı veriliyor. Bakalım bu hâl ne zamâna kadar devam edecek? Fakat sen lisân-ı şi’ri, mâhiyet-i nev’iyesine hâs bir tekâmüle namzed kıldın; muvaffak da oldun; daha da olacaksın. Gelelim ikinci mülâhazaya: İhtimal ki “San’at san’at içindir; san’atten maksad yine san’attir; san’atte dinî, ahlâkî, siyasî bir gâyet aramak abestir” diyen, senin mesleğine i’tiraz edenler, onu hoş görmeyenler vardır.Fakat o dinsizliğe, ahlâksızlığa da alet ittihaz etmemek lazım gelir. Zirâ san’at, bu sûretle kayıddan âzâde edilmiş olmayıp, belki kuyûdun en berba-
dıyle takyîd edilmiş olur. Ben, senin eserlerinde bu düstûra muhâlefetini gösterecek bir şey görınüyorum. Çünkü sen de san’atte gâyet aramıyorsun; lâkin gâyette san’at arıyorsun. Mesleğin tamamiyle maksadını te’mine kâfidir. Hemen feyyâz kalemine istediği cevelânı ver; ciddî eserlere teşne olanları feyz-i kaleminle reyyân et! Safahât’ın bu kısmını teşkil eden manzûmelerin menbaı Furkân-ı Hakim olduğundan hepsinin ilhâm-ı mahz eseri olduğunu söylemek zâiddir. Hemen söyle, hemen yaz! Tevfik-i Hudâ refikin olsun, azizim.
30 Mayıs 1329

FÂTİH CÂMİİ
Yatarken yerde ilhâdıyle haşr olmuş sefil efkâr,
Yarıp edvârı yükselmiş bu müdhiş heykel-i ikrâr,
Siyeh reng-i dalâlet bir bulut şeklinde mâzîler,
Civârından kaçar, bulmaksızın bir lâhza istikrâr;
Ziyâ-rîz-i hakîkat bir seher tavrında müstakbel,
Gelir fevkınden eyler sermedî binlerce nûr îsâr.
Derâgûş etmek ister nâzenîn-i bezm-i lâhûtu:
Kol açmış her menârı sanki bir ümmîd-i cür’etkâr!
O revzenler, nazarlardan nihan dîdâra müstağrak,
Birer gözdür ki sıyrılmış önünden perde-i esrâr.
Bu kudsî ma’bedin üstünde tâban fevc fevc ervâh
Bu ulvî kubbenin altında cûşan mevc mevc envâr.
Tecessüd eylemiş gûyâ ki subhun rûh-i mahmûru;
Semâdan yâhud inmiş hâke, Sînâ-reng olup, Dîdâr!
Tabîat perde-puş-i zulmet olmuş, hâbe dalmışken,
O, gûyâ kalb-i nûrânîsidir leylin, durur bîdâr.
Evet bir kalbdir, bir kalb-i cûşâcûş-i âşıktır,
Ki cevfinden demâdem yükselir bin nâle-i ezkâr.
Nümâyan cebhesinden Sadr-ı İslâm’ın meâlîsi:
O sadrın feyz-i enfâsıyle gûyâ bir yığcn ahcâr,
Kıyâm etmiş de, yükselmiş de bir timsâl-i nûr olmuş.
Nasıl timsâl-i nûr olmaz? Şu pek sâkin duran dîvâr,
Asırlar geçti hâlâ bâtılın pîş-i hücûmunda,
Göğüs germektedir, bir kerre olsun olmadan bîzâr:
Bu bir ma’bed değil, Mâ’bûd’a yükselmiş ibâdettir;
Bu bir manzar değil, dîdâra vâsıl mevkib-i enzâr.
Semâdan inmemiştir, şüphesiz, lâkin semâvîdir:
Zemînî olmayan bir cilve-i feyyâzı hâvîdir.

Bir infilâk-ı safâdır ki yâr-ı cânımdır,
Sabâhı pek severim, en güzel zamânımdır.
Ridâ-yı leyli henüz açmamıştı dest-i semâ;
Sabâ da hâb-ı sükûndan ayılmamıştı daha,
Fezâ yı rûhda aksetti, es-salâ perdâz
Müezzinin dem-i mahmûru, bir hazîn âvâz.
İçimde cûş ederek lücce lücce istiğrâk,
Ezânı beklemez oldum; açılmadan âfâk,
Zalâmı sîneye çekmiş yatan sokaklardan
Kemâl-i vecd ile geçtim. Önümde bir meydan
Göründü; Fâtih’e gelmiştim anladım, azıcık
Gidince, ma’bede baktım ki bekliyor uyanık!
Sokuldum artık onun sîne-i münevverine,
Oturdum öndeki maksûreciklerin birine.

Fezâ-yı ma’bedin encüm-nümâ meşâ’ilini,
O lem’a lem’a dizilmiş ziyâ kavâfilini
Görünce geldi çocukluk zamanlarım yâda…
Neler düşündüm o sâ’atte bilseniz orada!

Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece,
Sizinle câmi’e gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun,
Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”
Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi.
Namâza durdu mu, hâliyle koyverir peşimi,
Dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde,
Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde!
Hayâl otuz sene evvelki hâli pîşimden
Geçirdi, başladım artık yanımda görmeye ben:
Beyaz sarıklı, temiz, yaşça elli beş ancak;
Vücûdu zinde, fakat saç, sakal ziyâdece ak;
Mehîb yüzlü bir âdem: Kılar edeble namaz;
Yanında bir küçücek kızcağızla pek yaramaz
Yeşil sarıklı bir oğlan ki: Başta püskül yok.
İmâmesinde fesin bağlı sâde bir boncuk!
Sarık hemen bozulur, sonra şöyle bir dolanır;
Biraz geçer, yine râyet misâli dalgalanır!
Koçar koşar duramaz, âkıbet denir “âmîn”
Namaz biter: O zaman kalkarak o pîr-i güzîn,
Alır çocuklar, oğlan fener çeker önde,
Gelir düşer eve yorgun, dalar pek âsûde
Derin bir uykuya…
Derken bu hâtırât-ı lâtîf
Çekildi aslına, artık hakîkatin o kesîf
Likâsı başladı karşımda cilve eylemeye;
Zaman da kalmadı zâten hayâli dinlemeye:
Sağım, solum, önüm, arkam huşû’a müstağrak
Zılâl-i âdem iken, bir sadâ bülend olarak,
O kâinât-ı huzu’u yerinden oynattı;
Fezâ-yı mahşere döndürdü gitti eb’âdı!
Sufuf ayakta müselsel cibâl-i velveledâr
Gibiydi. Her birisinden duyuldu sîne-fıkâr,
Birer enîn-i tazarru ; birer niyâz-ı hazîn,
Ki kalb-i rahmeti sızlattı şüphesiz o enîn!
Eğildi sonra o dağlar Huzûr-i İzzet’te;
Göründü sonra o dağlar zemîn-i haşyette!
İnayetiyle Hudâ kaldırınca her birini,
Semâya doğru o dağlar da açtı ellerini.
O anda koptu yüreklerden öyle bir feryâd,
Ki rûhum eyliyecek tâ ebed o dehşeti yâd.
Kesildi bir aralık inleyen hazin âvâz…
Ne oldu Arş’a kadar yükselen o sûz ü güdâz?
O çûş içindeki îman?
Evet, hurûş ederek işte rahmet-i Subbûh,
Bütün yüreklere serpildi kubbeden bir rûh:
Rûh-i itmînan.

MEAL-İ CELİLİ

Kimin bu dünyada gözü kapalı ise âhirette de kapalı,
hattâ oradaki şaşkınlığı daha ziyâde.
Nihâyet neyse idrâk ettiğin şey ömr-i fânîden;
Onun bir aynıdır mutlak nasîbin ömr-i sânîden.
Hatâdır âhiretten beklemek dünyâda her hayn:
Öbür dünya bu dünyâdan değil, hem hiç değil, ayrı.
Sen ey sersem ki “üç günlük hayâtın hükmü yok” der de,
Sanırsın umduğun âmâdedir ferdâ yı mahşerde;
Ne ekmiştin ki mahsûl istiyorsun bir de ferdâdan?
Senin meşru’ olan hakkın: Bugün hüsran, yarın hüsran!
Eğer maksûdu ancak âhiret olsaydı Yezdân’ın;
Ne hikmet vardı ibdâında hiç yoktan bu dünyânın?
“Ezel”den ayrılan rûhun nişîmen-gâh-ı bâkîsi:
“Ebed”ken, yolda eşbâhın niçin olsun mülâkîsî?
“Elest”in arkasından gelmesin Cennet, Cehennem de,
Neden ervâha tekrar imtihân olsun bu âlemde?
Demek: Dünyâ değil pek öyle istihfâfa şâyeste;
Demek: Bir feyz-i bâkî var, bu fânî ömre vâbeste!
Diyorlar: “Kâinâtın aslı yoktur, çünkü fânîdir. ”
Evet, fânîdir amma, bir nazardan câvidânîdir.
Süreksizmiş hayat… Olsun! Müebbed zevki, hüsrânı;
Onun bir sermediyyettir bu haysiyyetle her ânı.
“Cihânın aslı yoktur, çünkü fânîdir” diyen sersem,
Ne der “Öyleyse hilkat pek abes birşey çıkar” dersem?
Nedir dünyâya gelmekten garaz, gitmek midir ancak?
Velev bir anlamak hırsıyle olsun yok mu uğraşmak?
Ganîmettir hayâtın, iğtinâm et, durma erkenden,
Yarın milyonla feryâd olmasın enfâs-ı ma’dûden!
Bu âlem imtihan meydânıdır ervâh için mâdâm,
Demek: İnsan değilsin eylemezsen durmayıp ikdâm.
Neden geçsin sefâletlerle, haybetlerle, ezmânın?
Neden azmin süreksiz, yok mudurAllâh’a îmânın?
Çalış, dünyâda insân ol, elindeyken henüz dünya;
Öbür dünyâda insanlık değilmiş yağma, gördün ya!
Dilinden âhiret hiç düşmüyor ey müslüman, lâkin,
Onun hakkında âtıl bir heves mahsûlü idrâkin!
Bu mecnûnâne vehminden şifâyâb olmadan, şâyed
Gidersen böyle sıfru’l-yed, kalırsın sonra sıfnı’l-yed!
Hayâlât arkasından koştuğun yetmez mi hey şaşkın?
Senin hâlâ hakîkatten nedir iğmâz için hakkın?
Bu âlem şöyle bir rü’yâ imiş, yâhud muvakkatmiş…
Evet ukbâda anlarsın ne müdhiş bir hakîkatmiş!
O mü’minlere ind’allah ecr-i azîm var ki: Birtakım
kimseler kendilerine “Düşmanlarınız sizin için kuvvetlerini
topladılar; onlardan korkmalısınız” dedikleri zaman, bu
haber îmanlarını artırır da: “Allah’ın nusreti bize kâfıdir o
ne güzel muhâfızdır!” derler.
Şehâmet dîni, gayret dîni ancak Müslümanlık’tır;
Hakîki Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır.
Cebânet, meskenet, dünyâda, sığmaz rûh-i İslâm’a…
Kitâbullâh’ı işhâd eyledim – gördün ya – da’vâma.
Görürsün, hissedersin varsa vicdânınla îmânın:
Ne müdhiş bir hamâset çarpıyor göğsünde Kur’ân’ın!
O vicdan nerdedir, lâkin? O îman kimde var? Heyhât!
Ne olmuş, ben de bilmem, pek karanlık şimdi hissiyyât!
O îmandan velev pek az nasîb olsaydı millette,
Şu üç yüz elli milyon halkı görmezdin bu zillette!
O îman ittihâd isterdi bizden, vahdet isterdi…
Nasıl “bünyân-ı mersûs” olmamız lâzımsa gösterdi.
Peki! Bizler ne yaptık? Kol kol olduk târumâr olduk…
Nihâyet bir denî sadmeyle düştük, hâk-sâr olduk!
O îman kuvvet ihzârıyle emretmişti… Lâkin, biz
” Tevekkelnâ” deyip yattık da kaldık böyle en âciz!
O îman, farz-ı kat’îdir diyor tahsîli irfânın…
Ne câhil kavmiyiz biz müslümanlar, şimdi, dünyânın!
O îman hüsn-i hulkun en büyük hâmîsi olmuşken…
Nemiz vardır fezâilden, nemiz eksik rezâilden?

Demek: İslâm’ın ancak nâmı kalmış müslümanlarda;
Bu yüzdenmiş, demek hüsrân-ı millî son zamanlarda.
Eğer çiğnenmemek isterseler seylâb-ı eyyâma;
Rücû’ etsinler artık müslümanlar Sadr-ı İslâm’a.
O devrin yâd-ı nûrânûru bî pâyan şehâmettir;
Mefâhir onlann târîhidir ümmet o ümmettir.
Ki bir yandan celâdetler saçıp dünyâyı titretmiş;
Öbür yandan da insanlık nedir dünyâya öğretmiş.
Değilmiş böyle mahkûmiyyetin timsâl-i pâmâli!
Şevâhikten tenezzül eylemezmiş arş-ı iclâli.
” Tevekkül” vasfı ancak onlann hakkında ma’nîdâr:
Ki etmişş hepsi dünyâlar kadar âlâmı istihkâr.
Çekinmezmiş şedâid yağsa, aslâ, iktihâmından;
Zeminlerden ölüm fışkırsa dönmezmiş merâmından.
“Hakîkî Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır”
Demiştim… İşte da’vâm onlann hakkında sâdıktır.

MEÂL-İ CELİLİ
Müslümanlık huyun güzelliğinden ibârettir.
Biz ki yarmıştık şu’ûnun en büyük ummânını;
Çiğnemiştik yükselen emvâc-i bî pâyânını;
Biz ki edvârın, kurunun, hâdisâtın rağmına,
Hâkim olmuştuk bütün bir âlemin eyyâmına;
Şimdi tek bir dalganın pâmâl-i izmihlâliyiz!
Şimdi sâhillerde mahkûmiyyetin timsâliyiz!
Böyle bir sadmeyle alt üst olsun en müdhiş gemi…
Dehşetin te’sîri hâlâ sarsıyor endîşemi!
Öyle salgındır felâket, öyle ânîdir ölüm:
Hem görür göz, hem aceb rü’ya mıdır, der, gördüğüm?
Nerde rü’yâ! Gördüğün aynıyle vâki’dir senin.
Gayr-i vâki’ noktalar: Ancak o mühlik sadmenin,
Bir dışardan, bir kazâ, bir nâgehânî olması.
Bir de – en yanlış kanâ’at – âsümânî olması;
Dâhilîdir sadme… Hâriçten değil… Aslâ değil!
Sonra, olmaz ez-kazâ dünyâda birşey, böyle bil!
Nâgehânî lâfzının ma’nâsı yoktur, herzedir.
En beyinsizler bu istikbâli zîrâ kestirir.
Gökten inmez bir de hiçbir şey… Bütün yerden taşar;
Kendi ahlâkıyle bir millet ölür, yâhud yaşar.
Çiğnenirsek biz bugün, çiğnenmek istihkakımız:
Çünkü izzet nerde, bir bak nerdedir ahlâkımız.
Müslümanlık pâk sîretten ibâretken, yazık!
Öyle saplandık ki levsiyyâta: Hâlâ çıkmadık!
Zulme tapmak adli tepmek hakka hiç aldırmamak;
Kendi âsûdeyse, dünyâ yansa, baş kaldırmamak;
Ahdi nakzetmek yalan sözden tehâşî etmemek;
Kuvvetin meddâhı olmak aczi hiç söyletmemek;
Mübtezel birçok merâsim: İnhinâlar, yatmalar,
Şaklabanlıklar, riyâlar, muttasıl aldatmalar;
Fırka, milliyyet, lisan nâmıyla dâim aynlık;
En samîmî kimseler beyninde en ciddî açık;
Enseden arslan kesilmek cebheden yaltak kedi…

Müslümanlık bizden evvel böyle zillet görmedi!
Hâlimiz bir inhilâl etmiş vücûdun hâlidir
Rûh-i izmihlâlimiz ahlâkın izmihlâlidir.
Sâde bir sözdür fakat hikmetlerin en mücmeli:
Bir halâs imkânı var: Ahlâkımız yükselmeli
Yoksa pek korkunç olur katmerleşip hüsrânımız…
Çünkü hem dünyâ gider, hem din, eğer yapmazsanız.

Ey müslümanlar, Allah’tan nasıl korkmak lâzımsa öylece korkunuz.
Ne irfandır veren ahlâka yükselik ne vicdandır;
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfi Yezdân’ın…
Ne irfânın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdânın.
Hayat artık behîmîdir… Hayır ondan da alçaktır;
Ya hayvan bağlıdır fıtratla, insan hürr-i mutlaktır.
Behâim çıkmaz amma hilkatin sâbit hudûdundan,
Beşer hâlâ habersiz böyle bir kaydın vücûdundan!
Meğer kalbinde Mevlâ’dan tehâşî hissi yer tutsun…
O yer tutmazsa hiç ma’nâsı yoktur kayd-ı nâmûsun.
Hem efrâdın, hem akvâmın bu histir, varsa, vicdânı;
Onun ta’tîli: İnsâniyyetin tevkî-i hüsrânı!
Budur hilkatte cârî en büyük kanûnu Hallâk’ın:
O yüzden başlar izmihlâli milletlerde ahlâkın.
Fakat, ahlâkın izmihlâli en müdhiş bir izmihlâl;
Ne millet kurtulur, zîrâ, ne milliyyet, ne istiklâl.
Oyuncak sanmayın!Ahlâk-i millî, rûh-i millîdir;
Onun iflâsı en korkunç ölümdür.Mevt-i küllîdir.
Olur cem’iyyet artık çâresiz pâmâl-i istîlâ;
Meğer kaldırmış olsun, rûh-î sânî indirip, Mevlâ.
Evet bir ba’sü ba’de’l-mevte imkân vardır elbette…
Bunun te’mîni, lâkin, bir yığın edvâra vâbeste!

O cem’iyyet ki vicdânında hâkim havf ı Yezdan’dır;
Bütün dünyâya sâhiptir, bütün akvâma sultandır.
Fakat, efrâdı Allah korkusundan bî-haber millet,
Çeker, milletlerin menfuru, kıbtîler kadar zillet;
Meâlî meyli hiç kalmaz, şehâmet büsbütün kalkar;
Ne hâkimlik tanır artık ne mahkûm olmadan korkar.
Şeref hırsıyle istihkar-ı mevt etmişken ecdâdı,
Bırakmaz öyle bir pâkîze neslin şimdi ahfâdı,
Hayât uğrunda istihfâfa şâyan görmedik hüsran!
Gebersin tekmeler altında râzı… Çıkmasın, tek can!
Yürekler en mülevves, en sefil âmâl için çarpar;
Sinirler en muhâl endîşeden titrer durur par par!
Olur cem’iyyet efrâdınca şahsî menfa’at “ma’bûd!”
Sorarsan kimse bilmez var mı “hak” nâmında bir mevcûd.

O, doymak bilmeyen ma’bûda kurbandır hayâ hissi,
Hamiyyet, âdemiyyet hissi, ulvî hislerin hepsi!
Bu hissizlikle cem’iyyet yaşar derlerse pek yanlış.
Bir ümmet göster, ölmüş ma’neviyyâtıyle, sağ kalmış?

NECİD ÇÖLLERİNDEN MEDÎNE’YE
Şerif Ali Haydar Paşa Hazretlerine
Nâr-ı beyzâ mı nedir, öğle zamânında güneş?
Tepesinden döküyor beynine âfâkın ateş!
Yıldırım yağmuru şeklinde inen huzmesine,
Siper olmuş yanıyor çöldeki çıplak sîne.
San’atin sırrını Ressâm-ı Ezel’den okuyan;
Rûh-i ma’sûmu bütün hilkati kendinde duyan;
Şimdi yerlerde şafak, şimdi bulutlarda bahar,
Şimdi tûfân-ı ziyâ, şimdi köpük, şimdi buhar,
Şimdi, mahmûr-i tefekkür uzanan enginler,
Ş’imdi yalçın kayalar, şimdi oyulmuş inler,
Şimdi dalgın dereler, şimdi zılâl ummânı,
Şimdi bir vâha çizen; şimdi bütün elvânı,
Toplayıp mâvi elekten geçirirken, üryan
Kumlann üstüne bin türlü bedâyi’ dokuyan,
O güzel sîne, o çöl, şimdi ne korkunç oluyor.
Bir cehennem ki uzanmış, dili çıkmış, soluyor!
Ne zemîninde sezersin, ne fezâsında hayat;
Âh bir reng-i hayât olsa da görsem… Heyhat!
Benzi külden de uçuk… Nerde o masmâvi semâ?
Yine bîçârenin üstünde o müzmin hummâ!
Yorulup titremeden, sanki, dalarken mahmûm,
Gizli nevbet gibi nerdense çıkıp şimdi semûm,

Deşiyor bağrını cevvin, eşiyor, aktarıyor;
O zaman işte muhîtâtı alevler tarıyor;
Bir avuç gölgeyi minnetle veren kuytuların,
Yalıyor, parçalıyor göğsünü binlerce fırın!
Ne soluk var, ne de ses… Bâdiyenin hâli harab!
Çağlıyor sâde ufuklardaki âvâre serab;
Bir de çan seslerinin dalgalanan tekrân.

Geceden girdiği dehşetli mugaylân-zân,
Gündüzün geçmek için kafile olmuş develer,
Eğrilip büğrülerek yangına düşmüş ejder
Izdırâbıyle, ne müz’ic uzanıp kıvranıyor!
İniyorken yanıyor, tırmanıyorken yanıyor.
Ya o sırtındaki yüzlerce heyûlâ-yı beşer,
Âteşîn dalgalar üstünde yüzen bir mahşer,
Ki bu enginleri tayyetmek için çalkanarak
Gidiyor bulmaya, heyhât, yeşil bir toprak!
Yok mu, ey bağrı yanık çöl! Ebedî pâyânın?
Nerdedir vâhası, yâ Rab, bu serâbistânın?
Necd’in a’mâkına dalmış, iki aydan beridir,
Koca bir kafile Mecnun gibi hâib, hâsir,
Koşuyor, merhamet et, bâdiyeden bâdiyeye,
Görürüm, bir gün olur “Hayme-i Leylâ “yı diye!
Ne devâm etmeye tâkat; ne karâr etmeye yer;
Bir ılık gölge, İlâhî… O da olmazsa eğer,
Kalmıyor sâhil-i maksûda vusûl imkânı.

Yeniden cûşa gelirken bir alev tûfânı,
Karşıdan “Kubbe-i Hadrâ”edivermez mi zuhûr?
O nasıl heykel-i didâr, o nasıl cebhe-i nûr!
Öyle bir Tûr ki: Her lemha-i istiğrâkı,
Olmadan çâk-i tecellî, süzüyor Hallâk’ı!
Ebedî fecrini gördükçe perîşan lâhût;
Zıll-i memdûduna düştükçe güneşler mebhût!
Sanki feyfâ-yı taharrîde yanan ervâha,
Sâyeler dökmek için Sidre’den inmiş vâha.
O cehennem gibi vâdide bu cennet ne güzel!
En büyük şi’r tezâdın mıdır, ey Hüsn-i Ezel?
Sana bir mısra’-ı bercestedir etmiş ki sünûh:
Duyar amma varamaz yükselen âhengine rûh.

“Menâha “dan geçiyorduk, ikindi olmuştu.
Çıkınca karşıma Cânân’ımın yeşil yurdu,
Gözüm karardı, atıldım harîm-i câzibine;
Yanp cemâ’ati, düştüm direklerin dibine.
Sonunda bir yere, lâkin, gömünce varlığımı,
Ridâ-yı haşyete hisseyledim sarıldığımı.
Yavaş yavaş o demin duyduğum derin heyecan
İçimde dondu da bir ra’şe koptu rûhumdan
Ki hilkatimdeki her zerre ayrı ürperdi!
Önümde sîneye çekmiş huşû’u titrerdi,
Zemin zemin kabaran saflarıyle gûnâgûn
Zılâl-i câmide halinde bir cihân-ı sükûn!
Evet, o koskoca âlem… Tunuslu, Afganlı,
Transvalli, Buhârâlı, Çinli, Sûdanlı,
Habeçli, Hîveli, Kaşgarlı, yerli, Hersekli,
Serendib’in, Cava’nın, Mağrib’in bütün şekli;
Hülâsa, attığı kollar, muhît-i garbîden,
Cihan cihan dolaşıp, müntehâ yı şarka giden,
O dûdman-ı kerîmin sayılmaz evlâdı,
Huzûr içinde bırakmış bu mahşer-âbâdı!

Ne manzaraydı, İlâhî, o herc ü merc-i samût!
Ki vecde geldi temâşâdan ansızın melekût:
Hurûş edip beşi birden yanık minârelerin,
Hudâ’yı bağrına basmış yığın yığın beşerin
Gömülmüş olduğu ummânı dalgalandırdı;
Deminki mahşeri inletti, Sûr’u andırdı!
Birinci “Eşhedü en-lâ-ilâhe illâ’llâh”
Nidâlarıyle dönerken semâya doğru cibâh,
Duyuldu Merkad-i Pâk’in de, aynı ikrârı
Derin derin gelen âvâzelerle tekrârı
Bütün o ma’kese dönmüştü cebheler şimdi;
Onun sadâları artık muhîte hâkimdi.
İkinci mevc-i şehâdetle aynı aks-i medîd,
Hudâ’yı etti zeminden için için tevhîd.
Üçüncü oldu şehâdet ki: Tuttu eb’âdı,
Muhammed’in ebediyyet-güzîn olan yâdı.
Ne gulguleydi o yâdın peyinde dalgalanan!
Nasıl uyanmadı bilmem ki uykudan Cânan?
Muhîti bunca zamandır ki inliyor, az mı?
Kıyâm-ı Haşr’e kadar yoksa hiç uyanmaz mı?
Nasıl sığar ki, İlâhî, hayâle, idrâke:
Şu hâb-gâhı deragûş eden demir şebeke,
-Yerinden oynamıyan dağ kadar vücûdunda -
Bütün bu cûşiçi ürpermelerle duysun da;
O Mihribân-ı Ezel, rûh-i nâzenîniyle,
Uyanmasın koca bir mahşerin enîniyle?

Minâreler yeniden “Lâ-illâhe illâ’llâh”
Terânesiyle coşarken ayaklanıp nâgâh,
Göründü yerdeki saflar huzûr-i Mevlâ’da,
Yayıldı velvelesiz bir inilti eb’âda.
Önümde ümmet-i mazlûmesiyle Peygamber;
Gözümde sel gibi yaçlar, içimde titremeler;
Ne ihtiyânma sâhib, ne i’tiyâdıma râm,
Ne girdibâd-ı ibâd ortasında bî-âram;
Sularla engine düşmüş sefine pâre gibi,
-Ki şimdi üste çıkar, şimdi bulmak üzre dibi,
İner iner silinir, şimdi tâ uzaklarda,
Yavaş yavaş kabaran dalgalarla kalkar da,
İyân olur yeniden – öyle çalkanıp durarak;
Zemîn-i acze kapandım sonunda müstağrak!
Ayılmıçım ki: O dehşetli girdibâd, o hurûş,
Sükûna münkalib olmuş da, bekliyor medhûş.
İnince yerlere mahfilden âkıbet bir enîn,
Boşandı gitti o binlerce sîneden “âmîn!”
Boyun bükük kol açık âsümâne, göz kapanık;
Ne inliyor o cemâ’at, ne inliyor artık!
Fezâyı dolduran eller ki Hakk’a yalvarıyor;
Yarıp da boşluğcı bir müttekâ-yı nûr arıyor!
Bu başka başka lisanlar, bu herc ü merc âvâz,
Birer niyâz idi Mevlâ’ya… Hem de aynı niyâz!
Evet, şu önde duran ihtiyar Serendibli,
Ya arka saflara düşmüş zavallı Mağribli:
Dalıp dalıp gidiyorken semâyı merhamete,
Gerek bu âleme âid, gerekse âhirete,
Ne istesin ki, berâberce ben de istemeyim?
Şu ben ki… Her birinin ayrı ayrı kardeşiyim.
Ezelde kaynaşan ervâha aynlık var mı?
Cihan yıkılsa bu vahdet yerinden oynar mı?
Olunca minberimiz, Arş’ımız, Hudâ’mız bir:
Benim de beklediğim nûr onun da gâyesidir.

O nûru gönder. İlâhî, asırlar oldu, yeter!
Bunaldı milletin âfâkı, bir sabâh ister.
İnâyetinle halâs et ki, dalga dalga zalâm
İçinde kaynamasın çarpınıp duran İslâm!
Bu secde-gâha kapanmış yanan yürekler için;
Bütün soluklan feryâd olan şu mahşer için;
Harîm-i Kâbe’n için; sermedî Kitâb’ın için;
Avâlimindeki âyât-ı bî-hesâbın için;
Nasîb-i dâimi hüsran kesilmiş ümmet için;
Şu hâk-i pâke bürünmüş semâ-yı rahmet için;
Biraz ufukları gülsün cihân-ı İslâm’ın!
Hudûdu yok mu bu bitmez, tükenmez âlâmın?
O, çünkü, âleme hâkim yegâne kudret iken,
Bir inkılâb ile mahrûm olunca azminden,
Esâretin ne kadar şekli varsa katlandı…
Vatanlarında garib oldu kendi evlâdı!
O azmi sen vereceksin ki eylesin sereyan,
Soluk benizlere kan, inleyen göğüslere can.
O rûhu ver ki, İlâhî, kıyâm edip dînin,
Zemîne feyzini yaysın hayât-ı mâzînin…

Henüz duâ ediyordum ki, “Yâ Resulallâh!”
Nidâsı kükreyerek bir kanadlı tayf i siyâh,
Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgelere,
Süzüldü uçtaki “Babü’s-Selâm” önünde yere.
Mehîb sayhası hâlâ fezâda çınlardı,
Ki yükselip yeniden, yardı geçti eb’âdı.
Düşünce Ravza-i Peygamber’in ayaklarına;
Sanldı göğsüne çarpan demir kuşaklarına;
Dikildi cebhe-i Dîdâr önünde, müstağrak
Diyordu inleyerek:

-Yâ Nebî, şu hâlime bak!
Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahrânın;
Benim de rûhumu yaktıkça yaktı hicrânın!
Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum;
Gerildi karşıma yıllarca âilem, yurdum.
” Tahammül et!” dediler… Hangi bir zamâna kadar?
Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!
Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;
Önümde durmadı artık ne hânümân, ne ocak…
Yıkıldı hepsi… Ben aştım diyâr-ı Sûdân’ı,
Üç ay “Tihâme!” deyip çiğnedim beyâbânı.
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrâda;
Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdâda:
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;
Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!
İrâdem olduğu gündür senin irâdene râm,
Bir ân için bana yollarda durmak oldu harâm.
Bütün heyâkil-i hilkatle hasbihâl ettim;
Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!
Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü…
Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?
Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir…
Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?
Beş altı sîneyi hicrân içinde inleterek
Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?
Demir nikâbını kaldır mezâr-ı pâkinden;
Bu hasta rûhumu artık ayırma hâkinden!
Nedir o meş’âle? Nûrun mu? Yâ Resûlallâh!

Sükûn içinde bir an geçti, sonra bir kısa “ah!”
Ne gördüm, oh! Serilmiş zemîne Sûdanlı…
Başında, ağlıyarak bir zavallı Seylânlı,
Öpüp öpüp kapıyor elleriyle gözlerini…
Bitince harice nakliyle gasli, tekfini
“Baki”a gitti şehidin vücud-i fanisi
“Harem”de kaldı,fakat, ruh-i cavidanisi.

EL- UKSUR’DA
Emir Abbas Halim Paşa Hazretlerine
Havâ ağırdı, fakat, pek dokunmuyordu sıcak;
Gurûba vardı esâsen yarım sa’at ancak.
Yakındı sâhile mihmânı olduğum mesken;
Yavaş yavaş iniverdim ağaçlı bir tepeden.
O, Nîl’i koynuna çekmiş yeşillenen, vâdî,
-Ki yok hazan safahâtında ömrünün ebedî-
Önümde, zümrüde benzer, yığın yığın mevecât,
Saçıp saçıp uzuyor: Sanki bir serâb-ı hayât?
Şu imtidâda bakın, var mı yâl ü bâline eş?
Bu yâl ü bâli bütün gün kucaklıyan o güneş,
Ki Nîl’i şarkına almı da garba geçmişti;
Ufukta son lemeâtıyle parlıyor şimdi…
Fakat ziyâsına hâlâ tahammül imkânsız.
Solumda bir büyücek hunna var ki yapyalnız…
Zemîni haylice mâil de olsa, çâresi ne?
Büründüm artık onun zıll-i pâre pâresine.

Bu noktadan ne müheyyic fezâya doğru nazar!
Birer kanat iki sâhilde yükselen ovalar:
Nigâh uzandı mı bir kerre dûş-i sâhirine,
Hayâl uçup gidiyor başka âlemin birine!
Zemîne şimdi, o gündüz alev saçan, âfâk
Ilık ılık döküyor bir havâ-yı istiğrâk.
Gülümsüyor yüzü artık muhît-ı reyyânın.
Muhâtı, çünkü, semâdan inen bu çağlayanın.
Deminki samte bedel hande çınlıyor yer yer:
Gülümsüyor koca vâdî, gülümsüyor tepeler;
Gülümsüyor suyu tırmanmak isteyip öteden,
Uzun kürekli kayıklarla bir büyük yelken;
Gülümsüyor beriden gölgeler döküp Nîl’e,
Otel binâları etvâr-ı imtinânıyle;
Gülümsüyor kıyılardan beş altı hatve kadar
İçerde, ipli sırıklarla işleyen kuyular;
Gülümsüyor suyu kırbayla aktaran fellâh;
Gülümsüyor bunu ömıünde görmeyen seyyâh;
Gülümsüyor çalılıklarla örtülen dereler;
Gülümsüyor sayısız tarlalarla meşcereler;
Gülümsüyor karılar, başlarında topraktan,
Güğüm kılıklı birer kap, dönerken ırmaktan:
Gülümsüyor derelerden balık tutan, çıplak
Çoluk çocuk suyu kepçeyle aktarıp durarak…

Sabahleyin dolaşıp gördüğüm o heykeller
Ki sermediyyete çılgın zavallı hırs-ı beşer,
-Kulûba nakşedecek yerde yâd-ı rahmetini -
Fezâya kazmak için zıll-i bî-kerâmetini;
Dikip de her kayadan bin hayâta seng-i mezâr,
Bu korkuluklara vahşetle vermiş istikrâr
Ki secdeler edecekmiş ayaklannda zemîn;
ki arşı titretecekmiş alınlarındaki çîn!
Fakat zaman denilen dest-i kibriy-yı mehîb
Bu kahramanları etmiş ki öyle bir te’dîb:
Ne enf-i nahveti kalmış kırılmadık, ne kolu!
Civâr-ı ibreti enkâz-ı lâşesiyle dolu.
Ne çehrelerde mehâbet, ne cebhelerde gurûr;
Silik hutûtuna çökmüş bütün meâl-i fütûr.
Adâletin bu kadar bî-aman tecellîsi
Nigâh-ı zâire vernıekte merhamet hissi.

Evet, mezârı o heykellerin uzaktı bana;
Şu var ki mün’atıf oldukça gözlerim o yana,
Gülümsüyor diyorum onların da çehreleri.
Gülümsüyor koca bir ma’bedin uzakta yeri.
Gülümsüyor sağa baktıkça karşıdan “Karnak’;
Gülümsüyor o sütunlar ki, Nîl’e müstağrak,
Zılâl-i ra’şe-nümâsıyle oynuyor emvâc.
Gülümsüyor, dağınık başlannda altın tâc,
Semâya fırça vuran hunnalar sevâhilden.

Oturmuş olduğum âsûde sath-ı mâilden,
Biraz yukardaki çardak biçimli gölgeliği,
Nasılsa görmek için kalkayım, dedim… Ne iyi!
Fransız, İngiliz, Alman, on üç kadar seyyâh!
Üçer beşer küme olmuşlar: İnliyor akdâh!
Birincilergülüyor… Çünkü ceyb-i meşhûnu,
Yerinden oynatıyor kâinât-ı medyûnu.
“Sedan” düşündürecek olsa olsa maskarayı…
Refâh unutturur insâna en derin yarayı.
İkinciler gülüyor, hem de hakkıdır, gülecek:
Cihan bir emrine âmâde… “Öl!” desin, ölecek.
Tutuşturup bütün akvâmı karşıdan bakıyor!
Çelikle taş vuruşurken herif çubuk yakıyor.
Üçüncüler gülüyor, çünkü zûr-i bâzûsu,
Ne derse “doğr!” denen bir kefil-i nâmûsu;
Beşer ki kuvveti bahşetmiyor henüz hakka;
Ne çâre var onu kuvvetle almadan başka?
Zebun musun? Yalınız ağlamak senin hakkın!..

Evet, bu sâha-i cûşun, bu cûş-i ezvâkın
İçinde ben, yalınız ben zavallı gülmüyorum…
Oturmuş ağlıyorum, ağlasam da ma’zûrum:
Vatan-cüdâ gibiyim ceddimin diyârında!
Ne toprağında şu yurdun, ne cûybânında,
Bir âşina sesi, yâhud bir âşinâ izi var!
Sadâma beklediğim aksi vermiyor ovalar.
Bileydim ey koca ,Şark ey cihân-ı dûrâdûr,
Senin nerendeki evlâdının nasîbi huzûr?
Başın belâlara girmiş; elin, kolun pâmâl;
İçinden esti mi bir gün hevâ-yı istiklâl?
Gürür müyüm diye karşımda müslüman yurdu,
Bütün diyârını gezdim, ayaklarım durdu…
Yabancı sesleri geldikçe reh-güzârımdan,
Hep inkisâr-ı emel taştı rûh-i zârımdan!
Vatan-cüdâ olayım sînesinde İslâm’ın…
Bu âkıbet, ne elîm intikâmı eyyamın!
Benim ki yaşlıyım artık düşük kolum, kanadım;
Bu intikamı çalışsın da alsın evlâdım.
Ufukta şimdi güneş sönmek üzre sallanıyor:
Şu var ki çehresi hâlâ parıl parıl yanıyor.
Biraz geçince, şuâ’ât-ı vâpesîniyle,
Dikildi geldi de karşımda, ansızın Nîl’e,
Sularla esnemiyen bir amûd-i nûrânûr.
Fakat bu zıll-i mübâhî, bu intibâ’-ı vakûr
-Ki çok zaman kalacak sandım imtidâdından-
Beş on dakîkada Nîl’in silindi yâdından!
Yazık o gölge de milyarla zıll-i nâ yâba,
Katılmak üzre atılmış meğer bu girdâba!

Görünmüyor güneş artık önünde perde cibâl;
O şimdi başka ufuklardan etti arz-ı cemâl.
Acıklı rûhunu mağrib hazîn hazîn döktü;
Zemîne şâm-ı garîban yavaş yavaş çöktü.
Değişti çehresi Nîl’in: Önümde az kumral;
Deminki zıll-i sütûnun yerinde pek koyu al;
Biraz ilerde, fakat, âdetâ karanlıktı.
Bu reng-i mâteme dağlar da aşinâ çıktı:
Karardı baktım uzaktan dumanlı cebheleri.
Ridâsı, mağribin artık kucaklamıştı yeri.
Demin gülümseyen afakı tülledikçe zılal,
Uyandı ruh-I garibimde bir halal-I muhal:
Cihan-I samiti karşımda ağlıyor sandım…
O gölgelikten inip nura doğru tırmandım…

SÜLEYMANİYE KÜRSÜSÜNDEN
Süleymaniye Kürsüsü’nde (Mehmet Akif Ersoy)
Bir de İstanbul’a geldim ki: bütün çarşı, pazar
Naradan çalkanıyor, öyle ya… Hürriyet var!

Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş… doğru:
Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.

Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının;
Kafalar tütsülü hulya ile, gözler kızgın;

Sanki zincirdekiler hep boşanır zincirden,
Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!

Zurnalar şehr ahalisini takmış peşine;
Yedisinden tutarak ta dayanın yetmişine!

Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli,
En ağır başlısının bir zili eksik, belli!

Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük.
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!

Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlayacak
-Yaşasın
-Kim yaşasın?
-Ömrü olan.
Şak! Şak! Şak!

Ne devairde hükümet, ne ahalide bir iş!
Ne sanayi, ne maarif, ne alış var, ne veriş.

Çamlıbel sanki şehir, zabıta yok, rabıta yok;
Aksa kan sel gibi, dindirecek vasıta yok.

“Zevk-i hürriyeti onlar daha çok anlamalı”
Diye mekteblilerin mektebi tekmil kapalı!

İlmi tazyik ile ta’lim, o da istibdad
Haydi öyleyse çocuklar, ebediyyen azad.

Nutka gelmiş öte dursun hocalar bir yandan…
Sahneden sahneye koşmakta bütün şakirdan.

Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa,
Hep ağızlar deşilip, kimde ne cevher varsa,

Saçıyor ortaya, ister temiz, ister kirli;
Kalmıyor kimseciğin muzmeri artık gizli.

Dalkavuk devri değil, eski kasaid yerine
Üdebanız ana-avrat sövüyor birbirine.

Türlü adlarla çıkan namütenahi gazete,
Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete.

İt yetiştirmek için toprağı gayet münbit
Bularak fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it

Yürüyor dine beş on maskara, alkışlanıyor,
Nesl-i hazır bunu hürriyet-i vicdan sanıyor.

Kadın erkek koşuyor borc ederek Avrupa’ya…
Sapa düşmekte bizim şıklara, zannım Asya.

Hakka tevfiz ile üç dane yetişmiş kızını,
Taşıyanlar bile varmış, buradan baldızını…

Analık ilmi için Paris’e, yüksünmeyerek…
Yük ağır, ecri de nisbetle azim olsa gerek.

Mehmet Akif Ersoy

Haşim akşam karanlığında meçhule doğru uzanan yollardan, sadece cemiyetin değil, varlığın da dışına çıkmak istiyordu. Akif, onun tam zıddına, her şeyin vazıh olarak göründüğü bir öğle güneşi altında hayatın gürültülü, boğucu ve alelade hayatın içine girer.

Türk edebiyatında onun kadar içinde yaşadığı devri bütün teferruatı ile gören ve gösteren başka bir şair yoktur, denilebilir. Safahat, adeta, muayyen bir nokta-i nazardan tasvir edilen bir manzum romana benzer: Sokak, ev, kulübe, saray, meyhane, cami, köy, şehir, fakir, zengin, dindar, dinsiz, cılız, pehlivan, korkak, kahraman, halk, yüksek tabaka, münevver, cahil, yerli, yabancı, Avrupa, Asya, ticaret, siyaset, harp, sulh, şehircilik, köycülük, mazi, halihazır, hayal, hakikat, hemen hemen her şey Akif’in duyuş ve görüş sahnesine girer. Ve o bunları yalnız şiirin değil, edebiyatın bütün ifade vasıtalarıyla anlatır: Tasvirler yapar, portreler çizer, hikayeler söyler, fıkralar anlatır, konuşmalara başvurur, vaaz eder. Komik, trajik, öğretici, hamasi, lirik, hakimane her edayı, her tonu kullanır. Bu suretle Akif, şiirin hududunu nesir kadar, edebiyat kadar genişletir; hatta edebiyatı da aşar, onu hayatın ta kendisi yapar.

Almış olduğumuz parça (Süleymaniye Kürsüsünden), Akif’in hayatı nasıl en reel tarafları ile ortaya koyduğunu çok güzel gösteriyor. Bu tasvirin “Süleymaniye Kürsüsünde” bir vaiz tarafından yapılmış olması ayrıca dikkate değer. Akif, kendisinden önce Türk edebiyatında kimsenin yapmadığı bir işi yapıyor. Mabede sokağı, dinin içine hayatı sokuyor. İnzivasında, insanların hallerini düşünen Yunus, bir gün:

Kasdım budur şehre varam feryad ü figan koparam

der. Fakat şehirde değil, ruhun içinde dolaşır. Akif, şehrin içine gerçekten giren ve feryat ve figan koparan bir şairdir. Bu bakımdan o, eski tip dindarlardan tamamıyla ayrılır. Eski tip dindar, umumiyetle Allah’ı ve ahireti düşünür, cemiyete ve dünyaya önem vermezdi. Akif’in esas konusu dünya ve cemiyettir. Onun için din, insanları nizama sokan ve yükselten bir kuvvettir. Akif, müslümanlığa sadece bir ahiret dini gözüyle bakmıyor, onun dünyayı da düzeltebileceğine iman ediyordu.

Akif’e göre, insanları kötüleştiren ihtiraslardır. İhtirasları tanzim eden kuvvetler -din bunların başında geliyordu- ortadan kalktı mı, fertler de, cemiyetler de hayvanlık seviyesine düşerler. Almış olduğumuz parçada şair, 1908 hürriyetinin ihtirasları nasıl başıboş bıraktığını ve cemiyeti nasıl korkunç bir anarşiye sürüklediğini tasvir ediyor. Galeyanı hürriyet sananlar, sarhoş veya deli gibi ne yaptıklarını bilmiyorlar. Akıl ve mantık tanımayan kalabalık, anarşik bir halde sokaklara dökülüyor. Neyin takdir olunduğu bilinmeyen bir alkıştır gidiyor. Şuursuzluk, cemiyetin en hayati sahalarına, hükümet dairelerine, mekteplere kadar yayılıyor. Matbuat sosyal birliği parçalamaktan çekinmiyor. Cinsi duygular istismar ediliyor. Dine hücum etmek, vicdan hürriyeti sayılıyor. Eğlenmek için borç alarak Avrupa’ya koşuluyor…

Süleymaniye Kürsüsü’nde konuşan vaiz, tasvirlerine daha uzun müddet devam eder. Devrin bütün sosyal manzaralarını gözden geçirir. Almış olduğumuz parça, Akif’in muhteva ve üslup bakımından çok zengin olan şiirinin bütün hususiyetlerini göstermemekle beraber, biz, mahdut bir netice verse de, tahlilimizi sadece onun üzerine teksif edeceğiz.

Realist bir tablo gibi görünmesine rağmen, şairin, tasvir ettiği manzara karşısında tarafsız kalmadığı, heyecanlı bir tavır aldığı besbellidir. Bu tavır, hiddet, hiciv, alay kelimeleri ile hülasa olunabilir. Kelimenin tam ve hakiki manasıyla bu sosyal bir satirdir. Hürriyeti çok yanlış anlayan, aklı, mantığı, nizamı unutan şuursuz kalabalığa karşı şair, son derece kızıyor. Bu kızgınlık dolayısıyla onun hareketlerini kötü ve gülünç gösteriyor. Manzumenin komikliği ile bu davranış arasında yakın bir münasebet vardır. Hiciv ve gülünç, aslında yüksek beşeri değerlerin kıymetlerinin düşmesinden doğar. Akif burada gülüncü, akıl ve ahlak nizamı ile ihtirasların şuursuz ve mekanik hareketleri arasındaki tezattan çıkarıyor. Hürriyet, aslında yüksek bir değerdir. Zira, o insanın aşağı bir seviyeden yukarı bir seviyeye çıkması demektir. Hakiki hürriyet, akli ve ahlaki nizamla çatışmaz. İnsanı aşağı seviyeye düşüren bir harekete hürriyet adı verilemez. Akif’in şiirinde insanlar, yüksek zannettikleri bir şey yüzünden aşağı seviyeye düşüyorlar. Şuursuz, abes, mihaniki hareketler yapıyorlar. İnsanları bu hale gelişi, şairle beraber bizi de hem güldürüyor (komik) hem kızdırıyor (hiciv) .

Akif, insanların değerlerini kaybedişlerini, müşahhas bir şekilde göz önüne koyuyor. Şuursuzluk, abeslik ve mihanikilik şiir boyunca küçük sahneler halinde devam ediyor. Alkış, bilinen bir değerin takdiridir. Buradakı kalabalık neyi alkışladığını bilmiyor. “Yaşasın -kim yaşasın?- ömrü olan- şak, şak, şak” : Bu konuşma, şuursuzluk ve mihanikiliği çok güzel gösterir. Genellikle ciddi, ağırbaşlı, işinde gücünde gördüğümüz halk, yedisinden yetmişine kadar, zurnaların peşine takılmış, dört keçeli, eli bayraklı alaylar halinde yürüyor. Niçin? Bu hareketin de muayyen, vazıh ve değerli bir gayesi yoktur. Bu da bize gülünç geliyor. Vazifesi, nizam içinde çocukları terbiye etmek olan mektepler, mektepliler, hürriyet zevkini daha çok anlamalı diye kapatılıyor. Çok ciddi ve değerli bir müessese olan mektebin böyle abes bir gaye ile kapatılması da bizi güldürüyor. Eskiden dalkavukça kasideler yazan şairler, şimdi dalkavukluk devri değil diye ana avrat sövüyorlar. Bu anlayışsızlık ve sukut hali de gülünçlük doğuruyor. Üç tane yetişmiş kızını Allah’a havale ederek, “analık ilmi” öğretmek için baldızını Paris’e götürenlerin mantığa sığmaz hareketlerine de gülmekten kendimizi alamıyoruz. Bütün bu örneklerde insanlar, şuursuz, aklıselime aykırı, mihaniki hareketler yapıyorlar.

Akif, şahısları ve hareketleri, abes, mihaniki ve değersiz gösteren benzetmelerle de bizi güldürüyor. Hürriyete kavuştuğunu sanan kalabalığın hareketi, tımarhaneyi yıkan delilerin zincirden boşanmasına; köşe başında nutuk söyleyen hatipler dilli düdüğe; nizam ve rabıta içinde bulunması gereken şehir Çamlıbel’e benzetiliyor.

Bu komik unsurların yanında, şairin hiddetini ağır kelimelerle ortaya döktüğü hiciv unsurları da var. Herkesin şuursuzca konuşması, kör çıbanın neşterle patlamasına, gazetelerin birbirini tutmaz fikirler neşretmesi ayrılık tohumları ekmeye, fuhuş yapanların hareketi, itlerin çiftleşmesine benzetiliyor. Bunlardan şairin komikten hicve geçtiğini görüyoruz. bununla beraber, komik unsurlarda da daima hiciv mündemiçtir. Zira, burada şairin maksadı güldürmek değil, kötülüğü ortaya koymaktır. Akif’in komiği ve hicvi, ahlaki bir gaye taşır. Bu tahlillere devam eden vaiz bir ara dinleyicilerinin ümitsizliğe düştüğünü görünce şu ihtarda bulunuyor:

Ye’se düşmeyecek zerrece imanı olan,
Sade siz derdi bulun, sonra kolaydır derman.

Akif, tasvirlerinde didaktik bir gaye gütmekle beraber, tahlil ettiğimiz parçada görüldüğü üzere, kuvvetli bir komik ve hiciv sanatı gösteriyor.

Şairin kullanmış olduğu dil ve üslup da esas gayesine ve parçanın muhtevasına uygundur. Şair (burada vaiz) kalabalığa hitap ediyor. Kalabalığa hitap etmek için onun dilini, üslubunu, hatta düşüncesini benimsemek lazımdır. Akif, bütün eserlerinde olduğu gibi burada da kalabalığın dilini, üslubunu ve zihniyetini benimsiyor. Bu bakımdan o, başlıca gayeleri, şahsi ve orijinal olmak, yeni ve başka görünmek olan Servet-i Fünuncularla Haşim’den tamamıyla ayrılır. Akif, kalabalığın sade kelimelerini değil, deyimlerini, benzetmelerini, ifade, hatta bütün cümlelerini dahi almaktan çekinmez.

Bir de İstanbul’a geldim ki; bütün çarşı, pazar
Naradan çalkanıyor, öyle ya… Hürriyet var!

Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru
Kimse farkıdan değil anlaşılan yaptığının

Çamlıbel sanki şehir; zabıta yok, rabıta yok.
Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vasıta yok.

örneklerinde ve daha başkalarında, Akif’in konuşma dilini, bütün unsurlarıyla nasıl benimsediği görülüyor. Şaşılacak taraf, onun üslubunun herkese benzemekle beraber, yine de çok şahsi olmasıdır. Akif, bütün mısralarında kendi damgasını vurmasını biliyor. Bu da gösteriyor ki, onda benimseme kabiliyeti kadar, değiştirmek hassası da vardır. bu değiştirmeye bir örnek olmak üzere şu beyti tahlil edelim:

Ötüyor her taşın üstünde bir dilli düdük
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük,

Halk dilinde de gevezeye “dilli düdük”, manasız konuşmaya “ötmek, aptala “hödük” denir. Fakat bunlar çok ayrı yerlerde kullanılır ve böyle bir araya getirilmez. Akif, bu tabirleri Meşrutiyet devrinde sokak başında konuşan hatiplerle, onları dinleyen kalabalığa tatbik ederek gülünç bir tablo vücuda getiriyor. “Düdük” ile “hödük”ün birbirine kafiye oluşu gülünç bir tesir yaratıyor. Vezin değiştirme, bir araya getirme, vezin ve kafiye içine sokma ameliyeleri tamamıyla Akif’in çalışması ile vukua geliyor. Kolay zannedilen bu iş, hususi bir mizaç ve kabiliyet ister. Herkese benzer gibi görünen Akif, bu mizaç ve kabiliyetle, nevi şahsına münhasır bir sanatkar olmuştur.

Enter Google AdSense Code Here

Yorumlar


3 Yorum yapılmış "Safahat özeti(Mehmet Akif Ersoy )"

  1. AHMET FAİK SABUNCU demişki 16 Mart 11 06:41 

    SAFAHAT’IN BİR ÎMAN VE İSLÂM ÂBİDESİ OLDUĞUNU ANLADIM. BU VATANDA YAŞAYAN HER TÜRKÜN VE HER MÜSLÜMANIN MUTLAKA OKUMASI GEREKEN BİR ŞAHESER OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM.

  2. ali osman şen demişki 29 Mart 11 13:17 

    gerçekten bu kitap islam abidesi.

  3. rukiye demişki 13 Mayıs 14 12:26 

    güzel fakat biraz sıkıcı

Yorum Yazaken SeviyeLi YorumLar Yazınız.!