Parayı harcarken kazanın

14 Ekim 2018 Yazan  
Kategori MAKALE YORUM

Bilinçli tüketim nedir nasıl olmalıdır
Günümüzde tüketim alışkanlıkları sürekli değişim gösterirken, tüketici şikayetlerinin her geçen gün artması ise bilinçli alışverişin önemini ön plana çıkarıyor.

Günümüzde tüketim alışkanlıkları sürekli değişim gösterirken, tüketici şikayetlerinin her geçen gün artması ise bilinçli alışverişin önemini ön plana çıkarıyor.

Alışverişten para ve zaman kaybederek dönmemek için öncelikle ihtiyaçların belirlenmesi gerekiyor. Mağazaların sakin olduğu saatlerde alışverişe çıkmak da bir diğer altın kural. En önemlisi ise tüketici haklarını öğrenebilmek.
Bilinçli alışveriş yapmakve yapılan alışveriş sonucu mağdur duruma düşmemek için bazı kurallaradikkat etmek gerekiyor. Bu kuralların başında ise alışverişin planlanması geliyor. Planlanmadan yapılan alışveriş, ihtiyaç dışında gereksiz ürünlerin alınmasına neden olurken, para ve zaman kaybına da yol açıyor.

Bir ürünü tercih ederken fiyat, kalite, işlevsellik ve servis ağının genişliği gibi faktörlerin dikkate alınmasını öneren uzmanlar, bu kriterleri dikkate almadan ürünün reklamından veya uluslararası birmarkayı taşımasından etkilenmenin ise doğru olmadığını belirtiyor.

Fiyatı uygun olan mallar arasında kararsız kalınması halinde Türkçe tanıtma ve kullanma kılavuzu, garanti belgesi veya standartlarauygun olanların tercih edilmesi önerilirken, çarşı ve mağazaların sakin olduğu saatlerde alışveriş yapmak ise ürünleri en iyi şekilde incelemeyi ve satıcıların alıcılara daha çok vakit ayırmasını sağlıyor.

MUTLAKA TÜKETİCİ HAKLARI
Alışverişte en önemli altın kurallardan biri de haklarını bilerek alışveriş yapmak.

Halen satıcılar ve tüketiciler arasındaki birçok uyuşmazlık ticaret mahkemelerinde ve hakem heyetinde çözümlenmeyi beklerken, yapılan alışverişten mağdur duruma düşmemek için tüketici haklarını öğrenmek önemli artı sağlıyor. Uzmanlar, bu konuda ise şu önerilerde bulunuyor:

“Ayıplı mal ve hizmeti kabul etmeyin. Satın aldığınız malın ayıplı çıkması halinde 30 gün içinde bedel iadesini, değiştirilmesini,indirim yapılmasını veya ücretsiz tamirini isteyebilirsiniz. Taksitli alışverişlerinizde sözleşme yapın. Satıcı sizden borç toplamınız tutarında tek senet isteyemez. Senetlerinizin her bir taksit için ayrıve adınıza düzenlenmesini isteyebilirsiniz.”

KAPIDAN SATIŞLAR
Kapıdan satışların tüketiciyi en fazla zarara uğratan satışlar olduğunu da hatırlatan uzmanlar, kesinlikle kapıdan satışlardaki vaatlere kanılmaması gerektiğini belirtiyor.

Garanti süresi içinde veya dışında servise verilen ürünlerle ilgili mutlaka servis fişi alınması istenirken, etiketsiz ürünlerin alınmaması da öneriler arasında bulunuyor. Kasa fiyatı ile etiket fiyatı arasında fark olması halinde ise tüketicinin lehine olan fiyatın geçerli olduğu hatırlatılıyor.

Abartılı reklam ve ilanlarla kampanya düzenleyen firmalara karşı dikkatli olunması uyarısında da bulunan uzmanlar, karşılaşılan sorunlarla ilgili, tüketici derneklerinin yanı sıra kent merkezlerinde sanayi ve ticaret müdürlüklerine, ilçelerde ise kaymakamlık binalarında faaliyet gösteren hakem heyetlerine ve ticaret mahkemelerine başvurulması tavsiyesinde bulunuyor.

Yıldırım Beyazıd han hayatı

14 Ekim 2018 Yazan  
Kategori TARİHİ BİLGİLER

Yıldırım Beyazıdın padişahlık dönemi  (1360-1403 )
Babası . Murad Han,annesi Gülçiçek Hatun
Saltanatı : 1389 – 1403 arasında 13 sene sürmüştür
Yıldırım Bayezid tahta geçtikten sonra, babasının vefatı üzerine Anadolu’da vuku bulan ayaklanmaların tamamını zamanda bastırdı. Germiyan, Aydın, Menteşe ve Saruhan Beyliği bu devirde katıldı. Hâmid Beyliğine bağlı lsparta, Burdur, göller yöresi Osmanlıların oldu. Yıldırım 1391’de Bizanslılardan Sile’yi aldı. İstanbul’u yedi ay muhâsara etti, Tuna nehrini geçerek Romanya’yı Osmanlılara tâbi kıldı.1392’de Silivri ve Selânik Osmanlılara katıldı. 1393’de Bulgaristan tamamen fethedildi.1394’de Kastamonu ve çevresi alındı. ArnavutIuk ve çevresi de Osmanlı topraklarına katıldı. 1396’da Haçlı ordusu Niğbolu’da imha edildi. Binlercesi esir alındı. 1397’de Salona Piskoposu, Padişahı bizzat davet ederek halkın zulümden kurtarılmasını rica etmiş bunun üzerine Yıldırım Bayezid, Bizanslılardan Silivri, Mora ve Attika’yı kurtarmıştır. Türklerin Yunanistan’ı almaları böyle olmuştur.Girdiği savaşlarda göstermiş olduğu cesaretten dolayı 1397’de ona (Yıldırım) lakabı verilmişti

Karaman Beyliği tamamen Osmanlı topraklarına ilhak edildi. İstanbul yeniden muhasara edildi. Dulkadir Beyliği Osmanlılara tabi oldu.Bir haçlı ordusu, Tuna nehri kıyısında bulunan (Niğbolu) kalesini kuşatmıştı. Yıldırım Bayezid de ordusu ile Niğbolu kalesi önlerine kadar geldi. Bir gece Yıldırım Bayezid,tek başına atına binerek düşman saflarını yardı. Niğbolu kalesinin duvarları dibine yanaşarak bir elini kale duvarına dayadı ve : “Bire Doğan!” diye seslendi. Bu sesi tanıyan Niğbolu kalesi kumandanı Doğan Bey de yukarıdan : “Ne var ,şevketlüm!” diye sordu. Padişah : “Ordumla birlikte geldim. Sakın kaleyi teslim etmeyesin!” emrini verdikten sonra atını -sürerek gece karanlığında bir yıldırım gibi karargâha döndü.

NİĞBOLU MEYDAN MUHAREBESİ (1391)
Osmanlıların Tuna boylarına dayanmaları, Macarları endişeye sevketti. Macar Kralı Sigismund, Papa’ya ve Avrupa Devletlerine destek isteyerek, Türklere karşı yardım istedi. 1395 yıllarında İstanbul’u türkler ikinci defa kuşatılması Avrupa’yı ayaklandırmıştı. Sigismund’un ve Papa’nın çağrısına Hıristiyan Devletler katıldılar. Macar, Fransız, Alman, Leh, İngiliz, İtalyan, İspanyol, Bohemya askerlerinden gelen Haçlı ordusunun sayısı 130.000 bini aşmaktaydı. Bu kuvvetlere Macar Kralı kumandanlık ediyordu. Seferin asıl gayesi, Macaristan ve Bizans’ı kurtarmak olmayıp, Türkleri tamamen ezerek mukaddes Kudüs topraklarını almaktı. Haçlı ordusu Tuna’yı geçerek Niğbolu kalesini kuşatmaya başladı. Kendilerinden ve zaferi kazanacaklarından o kadar emindiler ki, Osmanlı ordusunun kaçtığı haberi yayılmıştı. Niğbolu kalesinde tecrübeli kumandan Doğan Bey bulunuyordu. İstanbul kuşatmasını derhal kaldıran Yıldırım Bayezid yldırım süratiyle Niğbolu’ya altı saatlik mesafeye habersizce sokulmuştu. Büyük bir cesaret göstererek, Macar kıyafetleri giyip gece karanlığında kalenin önüne kadar geldi. Yıldırım Bayezid Doğan bey’e seslendi. Doğan Bey Yıldırım Bayezid’i tanıdı yıldırım Bayezid Doğan Bey’e durumun nasıl diye sordu. Doğan Bey kuşatmanın bir haftadır devam ettiğini kalenin sağlam, erzağın bol olduğunu ve gazilerin dayandığını bildirdi. Yıldırım Bayezid hele dayanın, işte biz vardık deyip muhteşem atının üzerinde karanlıklara dalarak koyboldu. Bu konuşmayı duyan bir düşman müfrezesi Yıldırım Bayezid’i peşine düştüyse de ona yetişemedi. Bir mütted sonra 70.000 bin kişilik Osmanlı ordusu, Haçlılarla Niğbolu’da karşılaştılar (1396). Haçlı ordusunu kıskaç içerisine alan Yıldırım Bayezid Haçlı ordusunu imha etmeye başladı. Neye uğradıklarını çok geç farkeden Haçlılar, geri kaçmak istedilerse de mümkün olmadı Çünkü Tuna’yı tutan Osmanlı askerleri tarafından esir olmazlarsa kılıçtan geçiriliyorlardı. Kendilerini Tuna’ya atlayanlar ise zırhlarının ağırlığından dolayı batıyorlardı. Haçlı ordusu 100.00 bine yakın kayıp verdi. 10. 000 bine yakın esir alındı. Macar Kralı Sigismund canını zorlukla kurtarabildi. Esirler arasında Fransa’nın Burgonya Veliahdı korkusuz Jean da bulunuyordu. Niğbolu Zaferi Osmanlı ülkesinde sevinçle karşılandı

1400’de İstanbul bir daha muhasara edildi. 1402’de (Rivayete göre ulemadan cevazına dair fetva alınmadan) Timur ile Ankara savaşı yapıldı ve Yıldırım yenildi. Timur’un yanında esir olarak kalan büyük Osmanlı Hükümdarı ve Fatih’in dedesi üzüntüsünden 7 ay 12 gün sonra 43 yaynda iken vefat etti. Cenazesi oğlu Çelebi tarafından Bursa’ya getirilerek,kendi türbesine defnedildi.

Türbesi

Yıldırım’ın kazanmış olduğu zaferlerin en mühimlerinden birisi (25 Eylül 1396) senesinde,tek başına Müslüman Türk milletinin, bütün bir Hıristiyan Avrupa Devletlerine karşı kazanılmış ve tarihin en büyük zaferlerinden birisi olan Niğbolu zaferi idi. Bu ,şanlı zaferin neticeleri de çok büyük olmuştur. Bu zafer, Osmanlı Türk Devletinin, doğu İslâm âleminde de tanınmasına sebep oldu Mısır’daki Abbasi Halifesi (Birinci Mütevekkil) Yıldırım Bayezid’e tebrik için gönderdiği mektubunda, Türk Padişahına: “Sultan-ı İklim-i Rum” ünvanı i1e hitabetti.Silsile-i Sâdât-ı Nakşıbendiyye’den Hâce Bahaüddin Şah-ı Nakşıbend (k.s.) Hazretleri,Hâce Alâüddin Attar (k.s.) Hazretleri, Allame Saadeddin Teftazâni, Şerh-i Mekâsıd Müellifi Kemaleddin Hocendi, Hayatü’I – Hayvan isimli eserin sahibi Kemaleddin Muhammed Demiri,Hoca Hafız Şirâzi ve Kadı İbn-i Haldun Yıldırım Bayezid devrinde vefat eden büyük zatlardır.
Erkek Cocukları : Musa Gelebi, Süleyman
Gelebi, Mustafa Gelebi, İsa Çelebi, Mehmed Çelebi, Ertuğrul Gelebi, Kasım Çelebi.
Kız Cocuklarr : Fatma Sultan

H.Z Muhammed’in hakemliği

14 Ekim 2018 Yazan  
Kategori İSLAM VE YAŞAM

Hz.Muhammed’in hayatı 3

Peygamberimizin kabenin tamirinde hakem olması

KÂBE’NİN TÂMİRİNDE HAKEMLİĞİ (605 M.)
Hz. İbrâhim ve Hz. İsmâil tarafından yapılmış olan Kâbe, geçen uzun asırlar içinde yağmur ve sel suları ile harabolmuş, tâmir edilmesi gerekmişti.
Kureyşliler, Kâbe binasını yıkarak, yeniden yapmaya karar verdiler. Yardımlar toplandı, gerekli malzeme temin edildi. Hz. İbrâhim’in yaptığı temele kadar yıkarak, duvarları yeniden örmeğe başladılar. Ancak; “Hacer-i Esved”i yerine koyma sırası gelince anlaşamadılar. Kureyş’in bütün kolları, bu şerefin kendilerine âit olmasını istiyordu. Anlaşmazlık dört gün sürdü, kan dökülmek üzereydi ki,(45) Kureyş’in en ihtiyarı Ebû Ümeyye veya Huzeyfe b. Muğîre”Harem kapısından ilk girecek zâtın hakem yapılarak, onun vereceği karara uyulmasını” teklif etti.(46) Bu teklif kabul edildi. Az sonra kapıdan Hz. Muhammed (s.a.s) girmişti. Buna o kadar sevindiler ki, “el-Emîn, el-Emîn, O’nun hakemliğine râzıyız…” diye bağrıştılar.Yanlarına gelince, durumu anlattılar.

Hz. Muhammed (s.a.s.), üzerine Hacer-i Esved-i koyduğu yaygının uçlarını Kureyşin ulularına tutturdu; hep berâber, konulacağı yere kadar taşıdılar. Hz. Peygamber (s.a.s.)’de taşı alıp yerine yerleştirdi. Anlaşmazlığın bu şekilde çözümlenmesi herkesi memnûn etti. Böylece büyük bir felâket önlenmiş oldu.(47)
Bu olay, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in zekâ ve dirâyeti yanında, O’nun Mekkeliler arasındaki sonsuz itibâr ve güvenini de göstermektedir. Bu esnâda Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) 35 yaşında idi.

Kâbe’nin tâmirinde Hz. Peygamber (s.a.s.) de bizzât çalışmış, taş taşımış, hatta bu yüzden omuzları yara olmuştu. Bir defa, amcası Abbâs’ın sözüne uyarak, taş acıtmasın diye elbisesini omuzuna topladığında vücûdu açılıverince baygın halde yere düşmüştü. Rasûlullah (s.a.s.) o andan sonra hiç üryân görülmemiştir
HZ. MUHAMMED (S.A.S.)’İN PEYGAMBERLİK DEVRİ (610-632)

Hz. Muhammed (s.a.s.) 40 yaşında Peygamber oldu. 23 yıllık Peygamberlik devresinin 13 yılı Mekke’de, 10 yılı Medine’de geçti. Bu itibârla Peygamberlik devresinin:

a) Nübüvvet’den Hicret’e kadar devâm eden 13 yıllık süresine “Mekke Devri” (610- 622);

b) Hicretten vefâtına kadar olan 10 yıllık süresine de “Medine Devri” (622-632) denir.

MEKKE DEVRİ
HZ.MUHAMMED (S.A.S.)’İN PEYGAMBER OLUŞU
HİRA’DA İNZİVÂ

Eskiden beri Mekke’deki hanîf ve zâhitler, recep ayında inzivâya çekilirlerdi. Her biri, Mekke’nin 3 mil (bir saat) kuzeyinde Hira (Nûr) dağında bir köşeye çekilir, tefekküre dalardı. (49)

40 yaşlarına doğru Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kalbinde de bir yalnızlık sevgisi belirdi. O da Hira (Nûr) Dağında bir mağaraya çekilip, günlerce orada kalıyor, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kudret ve azametini düşünerek O’na ibâdet ediyordu. Giderken azığını da berâberinde götürüyor, bitince evine dönüyor, sonra tekrar gidiyordu. Böylece Cenâb-ı Hakk, O’nu büyük vazifesine hazırlıyordu. Zaman zaman “Sen Allah elçisisin…” diye kulağına sesler geliyor, fakat etrafta hiç bir şey göremiyordu.(50)

Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ilâhi vahyin başlangıcı, sâdık rüyâlar şeklinde oldu. Gördüğü her rüya, olduğu gibi çıkıyordu. (51) Bu hâl, altı ay kadar devam etti.

İLK VAHY
610 yılı Ramazan ayının(52) Kadir Gecesinde,(53) ridâsına bürünüp Hira’daki mağarada düşünmeye dalmış olduğu bir sırada, bir sesin kendisini ismi ile çağırmakta olduğunu duydu. Başını kaldırıp etrafına baktı; kimseyi göremedi. Bu sırada her tarafı ansızın bir nûr kaplamıştı; dayanamayıp bayıldı. Kendisine geldiğinde karşısında vahiy meleği Cebrâil’i gördü. Melek O’na:

-“Oku” Dedi. Hz. Muhammed (s.a.s.):

-“Ben okuma bilmem”, diye cevap verdi. Melek, Hz. Muhammed (s.a.s.)’i kucaklayıp güçsüz bırakıncaya kadar sıkdı.

-“Oku” diye emrini tekrarladı. Hz. Muhammed (s.a.s.) yine:

-“Ben okuma bilmem…” cevâbını verdi. Melek emrini tekrarlayıp üçüncü defa Hz. Peygamber (s.a.s.)’i sıktıktan sonra “el-Alak” Sûresi’nin ilk beş âyetini okudu.

“Yaratan Rabb’ının adıyle oku. O, insanı alak’tan (aşılanmış yumurtadan) yarattı. Oku, kalemle (yazmayı) öğreten, insana bilmediğini belleten Rabb’ın sonsuz kerem sahibidir.” (El-Alak Sûresi, 1-5).

Meleğin arkasından Hz. Peygamber (s.a.s.)’de bu âyetleri tekrarladı. Heyecanla mağaradan çıkarak evine geldi. Yolda ilerlerken gök yüzünden bir sesin:

“Ya Muhammed. Sen Allah’ın elçisisin, Ben de Cibril’im” dediğini duydu. Başını kaldırdığı zaman, Cebrâil’i gördü.(54) Korku içinde evine vardı. Eşi Hz. Hatice’ye:

“Beni örtünüz, çabuk beni örtünüz” dedi. Bir müddet dinlenip heyecânı geçtikten sonra gördüklerini Hz. Hatice’ye anlattı, kendimden korkuyorum, dedi. Hz. Hatice, O’nu şu ölmez sözlerle teselli etti.

“Öyle deme. Allah’a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hakk hiç bir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen , akrabanı gözetirsin. İşini görmekten âciz kimselerin ağırlıklarını yüklenirsin, Fakire verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Misâfiri ağırlarsın. Hak yolunda zuhûr eden olaylarda halka yardım edersin…” (55)

VARAKA’NIN SÖZERİ

Hatice daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s.)’i amcazâdesi Nevfel oğlu Varaka’ya götürdü. Varaka hanîflerdendi. Tevrât ve İncil’i okumuş, İbrânî dilini ve eski dinleri bilen bir ihtiyardı. Varaka Peygamberimiz (s.a.s.)i dinledikten sonra:

-“Müjde sana yâ Muhammed, Allah’a yemin ederim ki sen Hz. İsâ’nın haber verdiği son Peygambersin. Gördüğün melek, senden önce Cenâb-ı Hakk’ın Musâ’ya göndermiş olduğu Cibril’dir. Keşki genç olsaydım da, kavmin seni yurdundan çıkaracağı günlerde sana yardımcı olabilseydim… Hiç bir Peygamber yoktur ki, kavmi tarafından düşmanlığa uğramasın, eziyet görmesin…” (56) dedi. Aradan çok geçmeden Varaka öldü.
NEBÎLİK VE RASÛLLUK

Şüpheziz, seni biz, şâhit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik”.

(Fetih Sûresi, 8)

İlk vahiy’den sonra, kısa bir süre vahyin arkası kesildi.(57) Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) Hira’dan dönerken, bir ses işitti. Başını kaldırıp semâya bakınca, kendisine daha önce Hira’daki mağarada gelen meleği gördü. Korku ve heyecân içinde evine döndü.

“Hemen beni örtünüz, beni örtünüz.” dedi. Bu esnada Cebrâil, el-Müddessir Sûresinin ilk âyetlerini getirdi.

“Ey örtüsüne bürünen (peygamber). Kalk, (insanları) azâb ile korkut. Rabb’ının adını yücelt (Namaz’da tekbir getir.) Elbiseni temiz tut. Kötü şeyleri terket.” (el-Müddessir Sûresi, 1-5).

İlk vahiy ile Hz. Muhammed (s.a.s.) “Nebî” olmuş, henüz başkalarına “Hak Dini” tebliğ ile görevlendirilmemişti. Bu ikinci vahiy ile “Risâlet” verildi. Hak Dini tebliğ ile görevlendirildi. Ancak açık dâvet emredilmedi.

Tapınak Şövalyeleri

14 Ekim 2018 Yazan  
Kategori HABER GÜNCEL

Tapınak şövalyeleri kimdir
Tapınak Şövalyeleri kimlerdir ve gerçekten bu örgüt günümüzde faal bir güç odağı mıdır? Geçmişi haçlı seferleri’ne dayanan bir örgüttür. Hıristiyanlık uğruna savaşmaya and içmiş bir Haçlı tarikatı olarak kurulmuş, ancak zamanla hem sapkın bir öğretiye kapıldığı hem de maddi çıkara dayalı kapitalist bir düzen kurduğu için Kilise ile ters düşmüştür.

Tapınakçılar hakkındaki söylentiler sonucunda tarikat, Fransa Kralı ve Papa’nın ortak kararıyla dağıtılmış ve şövalyeler tutuklanmıştır. Yıllar süren sorgulamalar sonucunda tarikatın gerçekten sapkın bir öğretiye inandığı, bugün Satanizm gibi akımlarda gördüğümüze benzer kara büyü ayinleri yaptığı ortaya çıkmış ve örgüt tamamen yasaklanmıştır. Bazı tarihçiler, Tapınakçıların yargılanması ve dağıtılmasının Ortaçağ’ın en önemli sosyal olaylarından biri olduğunu belirtirler. Çünkü tarikat, yasaklanmadan önce gerçekten büyük bir güce ulaşmıştır.

Günümüze kadar gelen bu örgüt , tüm dünyada illegal faliyetlerini sürdürmektedir. Tapınak şövalyeleri kuruluş amacı haçlı zihniyetinin organize bir şekilde faliyetlerini sürdürmek amacıyla kurulmuştu. Tapınak Şövalyeleri tarikatının dağıtılmasından sonra bu örgüt ,yahudiler tarafından finanse edilip güçlendirilerek organize bir şekilde günümüze kadar gelmişlerdir. Yaygın kabule göre, tarikat varlığını yer altında sürdürmüş, Kilise’ye ve genel olarak İlahi dinlere karşı şiddetli bir aleyhtarlık geliştirerek yaşamış ve uzun vade içinde masonluk olarak bildiğimiz örgüte dönüşmüştür. Masonların, din karşıtı felsefelerin, devrimlerin veya siyasi hareketlerin içinde hep aktif olmaları, söz konusu Tapınakçı geleneğin bir sonucudur.

Bunun anlamı şudur: Tapınak Şövalyeleri bugün de yaşamaktadırlar. Ancak “masonluk” ismi altında. Bugün masonluğun en üst derecelerine varanlar “Tapınağın Koruyucusu” gibi şövalye ünvanları alırlar. Amerika’da halen Tapınak Şövalyeleri (Knight Templar) adıyla toplanan localar, masonlukla içiçedir. Masonluk ise, hem Tapınakçı geleneğin başlıca özelliği olan din aleyhtarlığını sürdürmekte, hem de kimi zaman illegal mafya yöntemlerini de kullanarak uluslararası bir çıkar örgütü olarak faaliyet göstermektedir.

Tüm bunlar, tarihin ve güncel olayların akışının kimi zaman göründüğünden farklı olduğunu, doğal olarak geliştiği zannedilen süreç ve olayların ardında bazen karanlık amaçlar bulunduğunu göstermektedir. Allah’ın Kuran’da bizlere haber verdiği gibi, “kötülüğü örgütleyip düzenleyenler” (Nahl Suresi, 45) vardır ve bunlar kimi zaman yanıbaşımızdadırlar.

Beyşehir ilçesi

14 Ekim 2018 Yazan  
Kategori ŞEHİRLER VE İLÇELER

Beyşehir ilçesi tüm bilgiler
Nüfusu: 72,712
Bağlı olduğu il: Konya
Beyşehir Genel Bilgi
BEYŞEHİR İLÇESİ COĞRAFİ YAPISI
İç Anadolu Bölgesinde, Konya İline bağlı bir ilçe olan Beyşehir, doğusunda Konya, kuzeyinde Doğanhisar, Hüyük ve Ilgın, kuzeydoğusunda Derbent, kuzeybatısından Şarkiaraağaç ve Eğirdir, batısında Yenişarbademli, güneybatısından Sütçüler, güneyinden Derebucak ve güneydoğusundan Seydişehir ile çevrilidir. İlçe, Konya İlinin Akdeniz kesiminde, Göller Bölgesinde ve Orta Toroslar arkasındaki kısımda yer almaktadır. İlçe toprakları güney ve batısında Toros Dağları, doğusunda Erenler, kuzeyinde Sultan Dağları ile çevrili bir havza içerisindedir. Bu havzanın ortasında Van ve Tuz Gölünden sonra Türkiye’nin üçüncü büyük gölü olan ve 651 km2’lik alanı kaplayan Beyşehir Gölü bulunmaktadır. Beyşehir Gölünün içerisinde büyüklü küçüklü 22 ada bulunmaktadır. Bunların en önemlileri Mada, İğdeli, Orta, Aygır, Hacıakif ve Keçi adalarıdır. Beyşehir gölünün batısında Anamas Dağı (2.980 m.) ve Sultan Dağının uzantıları yer almaktadır.

İlçe topraklarını Toros Dağları ve uzantıları olan Kartos, Dedegöl, Dumanlı ve Naldöken Tepeleri engebelendirmektedir. İlçenin en yüksek noktası Anamas Dağları üzerindeki Dippoyraz Tepesi (2.890 m.)’dir.

Batı Torosların arasındaki çöküntü alanında yer alan Beyşehir Gölünün güneydoğusunda Beyşehir Ovası bulunmaktadır. Toros Dağları yüksek ve sarp dik yamaçlar halinde bu ovayı çevreler. İlçe topraklarını Beyşehir Gölüne dökülen Büyük Köprü Çay ile Büyük Çay sulamaktadır. Beyşehir Ovası’nın yer altı sularından yararlanabilmek için yapılan çalışmalar alüvyal katmanının kalınlığından ötürü sonuca ulaşamamıştır.

Beyşehir’deki düzlük alanlar bozkır görünümündedir. Dağlar ardıç, karaçam, kızılçam, göknar, dişbudak ve gürgen ormanları ile kaplıdır. İlçenin iklimi Akdeniz ve İç Anadolu İklimi arasında geçiş iklimi olup, yazları kısa ve serin, kurak, kışları ise soğuk ve yağışlı geçmektedir.

BEYŞEHİR İLÇE EKONOMİSİ
İlçenin ekonomisi tarım, hayvancılık, tatlı su balıkçılığı, madencilik ve el sanatlarına dayalıdır. Yetiştirilen başlıca tarımsal ürünler, buğday, arpa, şeker pancarı,elma, armut, haşhaştır. Hayvancılıkta büyük ve küçükbaş hayvan besiciliği yapılmakta olup, en çok koyun yetiştirilmektedir. Tatlı su balıkçılığı ilçenin en önemli ekonomik kaynaklarından biridir. Beyşehir Gölü’nde sazan, alabalık, sıraz ve kayabalığı avlanmaktadır. Madencilik ilçe ekonomisinin en önemli dallarından biridir. Limen Köyü yakınlarındaki barit yatakları işletilmekte olup, burada yılda 130 bin ton barit üretilmektedir. Beyşehir linyit yatakları da 1980’den bu yana işlemeye açılmıştır. İlçe el sanatları yönünden oldukça gelişmiştir. Özellikle Huglu, Üzümlü ve Gencek bucaklarında av tüfekleri yapılmaktadır. Bunlar nitelikli işçilikleri ile yurt dışına da ihraç edilmektedir.

BEYŞEHİR İLÇESİNİN TARİHÇESİ
Beyşehir yöresi tarihin eski çağlarından itibaren yerleşim yeri olmuştur. Beyşehir’in 10 km. kuzeybatısındaki Erbaba Höyüğünde Neolitik Çağ (MÖ.7000-6000) yerleşimi ile karşılaşılmıştır. Hititlerin buraya yerleştiği yöredeki Eflatun Pınar ve Fasıllar anıtlarından anlaşılmaktadır. Hitit döneminde Asur ve Mısır istilalarına uğramış, MÖ.1200’lerde Frigler, MÖ.VII.yüzyılda Lydialılar, MÖ.546’da Persler, MÖ.333’te de Makedonyalılar yöreye hakim olmuşlardır. Pergamon Kralı III.Attalos’un vasiyet yolu ile krallığını Romalılara bırakması üzerine Beyşehir de Roma egemenliği altına girmiştir. Romalılardan sonra Bizanslılar yöreye hakim olmuşlardır.

Antik çağda Psidia Bölgesinin içerisinde olan Beyşehir’in, Karallia isimli bir yerleşim alanı olduğu sanılmaktadır. Anadolu tarihi coğrafyasını araştıran Ramsay’a göre; Bizanslılar zamanında bu şehir Skleros olarak anılmıştır. Oğuz boylarının yerleşimi ile yeniden kurulan bu kent, zamanla önemini yitirmiş ve Viranşehir ismini almıştır. Yöreye Eşrefoğullarının hakim olduğu dönemde de Beyliğin merkezi olmuş ve yeniden canlanmış, ismi Süleymanşehir olmuştur. Daha sonra da Eşrefoğlu Beyliğinin merkezi olmasından ötürü Beyşehir olarak değiştirilmiştir.

Kuruçeşme HanıMalazgirt Savaşı’ndan (1071) sonra Oğuz boyları Beyşehir yöresine kadar gelmişlerdir. Anadolu Selçukluları döneminde Beyşehir önemli bir kent konumuna gelmiş, Alaaddin Keykubat bugünkü Gölyaka kasabasının bulunduğu yerde Kubad-abad şehrini kurarak burasını ikinci bir başkent konumuna getirmiştir. Anadolu’ya Moğol istilası ardından Eşrefoğlu Seyfettin Süleyman Bey, Süleymaniye (Beyşehir) şehrini kurmuş ve burada bağımsızlığını ilan etmiştir. İlhanlı Kumandanlarından Çobanoğlu Demirbaş 1326 yılında Eşrefoğlu Beyliği’ne son vermiştir. İlhanlılardan sonra Beyşehir, Hamitoğulları yönetimine geçmiş, daha sonra Osmanlılar ve Karamanoğulları arasında 1374 yılından 1467 yılına kadar bir çok kez el değiştirmiştir.

1467 yılında Fatih Sultan Mehmet, Beyşehir’i kesin olarak Osmanlı Devleti topraklarına dahil etmiş ve Karaman eyaletinin bir sancağı yapmıştır. Nihayet 1872 yılında Şehireminliği bugünkü belediye durumuna dönüştürülmüştür.

Pınarbaşı MağarasıBeyşehir XVIII.yüzyılın ortalarına kadar sancak merkezi konumunda kalmış, yavaş yavaş önemini yitirmiştir. Şemsettin Sami, Kamusü’l Alam’da Beyşehir’i Konya vilayeti merkez sancağına bağlı kaza merkezi bir kasaba olarak tanımlamıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra da ilçe konumunu sürdürmüştür.

İlçede günümüze gelebilen tarihi eserler arasında; Beyşehir Kalesi, Kubadabad Sarayı, Eşrefoğlu Camisi, Demirli Mescit , Eşrefoğlu Kümbeti, İsmail Aka Medresesi (Taş Medrese), Kızılviran (Kızılören) Hanı, Kuruçeşme Hanı, Büyük Hamam, Eflatunpınar Hitit Anıtı, Fasıllar Anıtı ve Körükini Mağarası, Balatini Mağarası, Değirmenini (Suluin) Mağarası, Pınarbaşı Mağarası, Beyşehir Gölü Milli Parkı gibi doğal oluşumlar bulunmaktadır.

Peygamber efendimiz nasıl bir eşti

14 Ekim 2018 Yazan  
Kategori MAKALE YORUM

Peygamber Efendimizin evlilik hayatından kesitler
Sevgili Peygamber’imizin eşlerine muamelesi nasıldı? Onlara nasıl davranırdı?

Hemen söylemeli ki eşlerine karşı çok sabırlıydı. Allah’ın elçisi kadınlara iyi davranır ve kadınlara iyi davranmaları hususunda erkekleri uyarırdı:

“Siz onları Allah’ın bir emaneti olarak alıp, namuslarını yine Allah’ın emriyle helal edindiniz. O hâlde Allah’ın emaneti (haksızlık ve kötülük) hususunda Allah’tan korkunuz.”

“İman bakımından Mü’minlerin en kâmili, ahlâkı en güzel olandır. Sizin en hayırlınız kadınlara karşı hayırlı olanınızdır.” buyurmuş, kendisi de çok güzel örnek olmuştur.

Allah Resûl’ü eve selam ve güler yüzle girerdi:

Nur Sûresi 61. Âyet-i Kerîme:

“Evlere girdiğiniz zaman Allah tarafından bereket ve güzel bir sağlık dileği olarak kendi(ev halkınıza, kimse yoksa kendi kendi)nize selam verin.”

Peygamber’imiz, Hz. Enes’e:

“Ey oğulcuğum! Ailenin yanına girdiğinde selam ver, sana ve evdekilere selam ver…” buyurmuştur.

Peygamber’imizin eşinin yanına girdiği zaman selam vererek söze başladığı, hanımına yaklaşıp elini omzuna koyduğu, öptüğü, onunla sohbet ettiği, onun dertlerini dinlediği nakledilmektedir.

Her sabah ve ikindi vakti bütün eşlerine tek tek uğrar, onlara hâl-hatır sorar ve değer verdiğini belli ederdi.

Eşlerine karşı çok sabırlıydı: Hiçbir eşine tek fiske bile vurmamış, kötü söz söylememişti. Eşlerinin bazen sabahtan akşama kadar Peygamber’imize küstükleri olurdu. Peygamber’imiz onların huysuzluklarına tahammül ederdi.

Eşlerine son derece yumuşak davranırdı…

Hz. Âişe anlatıyor: “Bir gece hanımlarına mı gitti diye vesveseye düşüp, Resûlullah’ı yoklamıştım. Elim saçlarına girdi. Meseleyi anlayan Resûlullah ‘Sana yine şeytan gelmiş olmalı…’ dedi.

Peygamber’imiz, eşini azarlamadan ona hatasını göstermiştir.

Hz. Safiye anlatıyor: “Resûlullah bir gece yolculuğunda beni devesine almıştı. Yolda uyuklamaya başladım. (Uyumamı önlemek için) bir taraftan beni okşuyor bir taraftan da ‘Ey Huyeyy’in kızı, ey Safiye!’ diyordu…”

Peygamber’imiz bir gün Hz. Âişe’ye, hırçın ve sanki sert bir kömür parçası gibi siyah bir deve verdi. Ona dokunup bereket getirmesi için dua etti. Sonra şöyle dedi:

“Bu deveye bin ve ona yumuşak davran. Şüphesiz bir şeyde yumuşaklık varsa, onu süsleyip güzelleştirir. Bir şeyde yumuşaklık çekilip alınırsa onu lekeler.”

Eşlerinin kusurlarını görmezden gelir, iyi huylarını överdi:

Bir gün Resûlullah Muhâcir ve Ensâr’ın teşkil ettiği bir topluluk önünde ganimetleri taksim ederken eşi Zeynep Binti Cahş söze karıştı. Hz. Ömer onu azarladı. Peygamber’imiz: “Ömer, onunla uğraşma. O evvâhe(yumuşak huylu, yufka yürekli ve çok dua eden)dir.” dedi. Eşinin hatasını söylemek yerine onun güzel huyunu söylerdi.

Şakacı ve güler yüzlüydü.

Hanımlarıyla şakalaşır, onların şakalarına iştirak ederdi:

Hz. Âişe bir gün bulamaç pişirdi. Peygamber’imiz sofraya eşlerinden Hz. Sevde ile birlikte oturdu. Peygamber’imiz iki hanımının ortasında oturuyordu. Hz. Sevde bulamacı yemiyor, Hz. Âişe yemesi için ısrar ediyordu. Hz. Sevde ise yememekte ısrar ediyordu. Hz. Âişe “Yemezsen yüzüne sürerim.” dedi. Sevde yememekte ısrar edince Âişe bulamacı onun yüzüne sürdü. Bunun üzerine Peygamber’imiz Sevde’nin elini alıp bulamaca batırdı. “Sen de ona bulaştır .” dedi. Daha sonra onların hâlini gülerek seyretti.

Peygamber’imizin hanımlara gösterdiği hoşgörü ve müsamahakârlık örnek alınmalı. Karı- kocanın şakalaşmaları aile muhabbetini artırır, kalbe sevinç ve ferahlık verir.

Allah resûl’ü eşlerinin gönüllerini hoş edecek şeyler yapardı.

Hz. Âişe anlatıyor:

“Peygamber’imiz oturuyordu. Birden insanların ve çocukların gürültüsünü işitti. Bir de baktık ki bir Habeşli dans ediyor, insanlar etrafını sarmışlar. Bana, ‘Âişe, gel bak.’ dedi. Yanağımı omzuna koydum, iki omuzu arasından bakmaya başladım. ‘Doymadın mı Âişe?’ demeye başladı. Ben de bana verdiği değeri anlamak için ‘Hayır…’ diyordum. Yorgunluktan ayaklarını değiştirdiğini, bir birine, bir ötekine bastığını gördüm.”

Peygamber’imiz Hz. Âişe ile koşu yarışı yapardı. Bazen o, Peygamber’imizi; bazen Peygamber’imiz onu geçerdi.

Hatalarına karşı onlara kin tutmaz, affedici davranırdı:

Hz. Ebûbekir, kızının kapısına geldiğinde Hz. Âişe’nin Peygamber’imizle tartıştığını duydu ve içeri girince Peygamber’imizi üzdüğü için kızına vurmaya yeltendi. Hz. Âişe Peygamber’imizin arkasına geçerek babasından saklandı. Peygamber’imiz onu korudu ve Hz. Ebûbekir gidince “Gördün mü ya, seni adamın elinden nasıl kurtardım?” diyerek ona tatlı bir ihtarda bulundu.

Hatalar karşısında bazen suskun kalır, eşinin hatasını anlamasını beklerdi:

Bir sefere eşleri Hz. Safiye ve Ümmü Seleme ile beraber çıkmıştı. Ümmü Seleme’ nin hevdeci (semer sepeti) sanarak Safiye’nin hevdecinin yanına gitti. Konuşmaya başladı. Onun Safiye olmadığın anlayınca Ümmü Seleme’nin yanına geldi. Ümmü Seleme kendi gününde Peygamber’imizin Safiye ile konuşmasını bile kıskanmıştı.

Resûlullah’a “Allah’ın elçisi olduğun hâlde benim günümde Yahudi’nin kızıyla konuşuyorsun!” dedi.

Peygamber’imiz suskun kaldı.

Ümmü Seleme söylediğine pişman oldu ve “Ey Allah’ın elçisi, benim için af dile! Beni böyle yapmaya kıskançlık sevk etti.” dedi.

Eşlerine kıymet verdiğini davranışları ile gösterirdi:

Hz. Âişe, Peygamber’imizle birlikte bazı seferlere çıkmıştı. Bir seferde Hz. Âişe’nin gerdanlığı kopmuştu. Peygamber’imiz gerdanlığın bulunması için yerinden ayrılmamıştı. Ashap da ayrılmayıp orda kaldı. Orada su olmadığı gibi yanlarında da su yoktu. Ashap Hz. Ebûbekir’e gelip: “Nedir bu kızın Âişe’nin ettiği? Resûlullah’ı ve bizi burada beklemeye mecbur etti, su da yok!” dediler.

Hz. Ebûbekir kızının yanına geldiğinde Peygamber’imiz Âişe’nin dizlerinde uyuyordu. Kızına dönüp “Resûlullah’ı ve diğer insanları alıkoydun. Üstelik su da yok.” dedi. Ona epeyce laf saydı, hatta eliyle böğrünü dürtmeye başladı. Peygamber’imizin başı dizlerinde olduğu için Hz. Âişe hareket edemiyordu. Peygamber’imiz sabah namazına kalktığında su yoktu, bunun üzerine teyemmüm âyeti indi:

“Eğer su bulamazsanız temiz toprakla teyemmüm ediniz. Ondan yüzlerinize ve ellerinize sürünüz.” (Nisâ Sûresi / 43)

Âişe üzerine bindiği deveyi gönderince gerdanlığı onun altında buldu.

Kolay kolay öfkelenmezdi:

Kadınlardan biri, Peygamber’imizin eşlerinden Ümmü Seleme’ye: “Resûlullah öfkelendiği zaman ne yapardı?” diye sordu.

Ümmü Seleme: “Öfkelendiği zaman yanakları kızarırdı. Resûlullah öfkelendiğinde onunla konuşmaya Ali’den başkası cesaret edemezdi.” diye cevap verdi.

Az kızdığı için, öfkelendiğinde eşleri karşısında konuşmaya cesaret edemiyorlardı.

“Çok söyleme, arsız edersin…” atasözünde olduğu gibi gerekli gereksiz her şeye kızmazsa erkeğin sözü çok daha fazla tutulur.

Peygamber’imiz, sevgisini söylemekten ve davranışları ile göstermekten hiç çekinmezdi:

Bir gün Hz. Âişe, Peygamber’imize sordu:

“Yâ Resûlallah, bana olan sevgin nasıldır?”

Peygamber’imiz:

“Kördüğüm gibidir.” diye cevap verdi.

Hz. Âişe arada bir sorardı:

“Kördüğüm nasıldır?

Peygamber’imiz:

“İlk günkü gibidir.” diye cevaplardı.

Gece ibadete kalkarken eşinden izin isterdi.

Peygamber’imizin yaptıklarını yapmak sünnet değil midir? Peki, siz karınıza onu sevdiğinizi en son ne zaman söylediniz? Onun güzel yanlarını sayıp ona ne zaman iltifat ettiniz? Bineğe binerken hanımları dizlerine bastıran Peygamber’i örnek alarak, en azından arabaya binerken kapıyı açıp eşiniz arabaya binince kapıyı kapatarak yerinize geçtiğiniz oldu mu hiç?

“Gecelerde kadınların hakkı vardır.” diye ibadete kalkarken bile eşinden izin isteyen Peygamber’e bakıp kaç akşam geç kaldığınızda haber verdiniz? Haklı olduğunuz hâlde kaç kez öfkenizi yuttunuz? Kızdığınız zaman sevginizi keserek cezalandırmak yerine affederek onu utandırdınız? Karınız sevgi ve merhametinizi ne kadar hissetti?..

Saygı erkeğin, sevgi kadının en büyük hakkıdır. Kadının hataları olabilir. Bir tarafın hata yapması diğer tarafın kendi üzerine düşeni yapmamasının mazereti olamaz. Dünyada hak peşine düşmeyelim; ama öyle bir gün var ki her hak sahibi hakkını isteyecektir.

Allah Resûl’ü davranışları ile erkeklere örnek olurken Hadîs-i Şerîfler ile de kadınlara kocalarına nasıl davranmaları gerektiğini anlatmıştır.

Sema Maraşlı ( Alıntı)

Adana ili tüm ilçeleri

14 Ekim 2018 Yazan  
Kategori ŞEHİRLER VE İLÇELER

Adana ilimizin tüm ilçeleri tanıtım sayfası.
ADANA Hakkında Genel Bilgiler
Akdeniz’de yaklaşık olarak 160 km kıyısı bulunan Adana, eski çağlardan beri Avrupa’yı Asya’ya bağlayan önemli ulaşım yolları üzerine kurulmuştur. Adana, Toros Dağlarının güneyinde yer alan Çukurova bölgesinde, Seyhan Nehri üzerine kurulmuş bir kenttir. İl merkezini kuzeyden güneye bölerek geçen Seyhan Nehri Akdeniz’e dökülür. Seyhan ve Ceyhan Nehirlerinin suladığı ovalar oldukça verimlidir. Bu özellikler nedeniyle geçmişten bugüne bir çok medeniyet bu bölgede yaşamıştır. Sahillerimizde yer alan Karataş ve Yumurtalık ilçelerimiz antik kentler olması yanı sıra, bugün de ilimizin önemli tarih ve deniz turizm merkezleridir.

Akdeniz bölgesinde yer alan Adana’nın, kuzeyinde Kayseri, doğusunda Kahramanmaraş ve Osmaniye, batısında Niğde ve Mersin, güneydoğusunda Hatay illeri bulunmaktadır. Adana ili, yer şekilleri bakımından dağlık ve ovalık olmak üzere iki bölüme ayrılır.
Adana’ya bağlı ilçeler on beştir. Sırasıyla Çukurova, Karaisalı ,Sarıçam ,Seyhan ,Yüreğir, Aladağ ,Ceyhan,Feke, İmamoğlu , Karataş ,Kozan , Pozantı ,Saimbeyli ,Tufanbeyli ,Yumurtalık

ALADAĞ İLÇESİ
Adana’ya 100 Km uzaklıkta olup Yüzölçümü 1380 km2dir.Doğusunda Kozan, güneyinde İmamoğlu ve Karaisalı, batısında Pozantı; kuzeyinde ise Niğde ve Kayseri yer almaktadır.Aladağ İlçesi, dağlık ve engebeli derin vadili bir alan üzerine kurulmuş olup, denizden yüksekliği 850 metredir.
İlçenin yeryüzü şekillerini Toros Dağlarının bir parçası olan Aladağlar oluşturur. Bu dağlar, ülkemizdeki dağların büyük bir kısmını oluşturan Alp-Himalaya dağ oluşum hareketi ile oluşmuştur. Jeolojik bakımdan en fazla bulunan kayaç türü kireçtaşlarıdır.

İlçe topraklarını Seyhan Nehri’nin kolları durumundaki Doğan Çayı ( Suyu), Zamantı Çayı, Eğni Çayı sulamaktadır. Bu çaylar yağmur suları,Toroslar’dan gelen kaynak suları ve ilkbahar aylarında erimeye başlayan kar suları ile beslenmektedir.

Zamantı Çayı İç Anadolu Bölgesi’ndeki Uzunyayla platosundan doğarak Feke yakınlarında Göksu ile birleşir ve Kapuzbaşı Şelalelerinin sularını da alarak Seyhan Nehri’ne ulaşır. İlçe sınırları içinde doğal göl bulunmamaktadır.
İlçenin güneyinde bulunan ovalarda tarıma elverişli toprakların bulunması bu kısımlarda halk tarafından yerleşme alanı olarak benimsenmiştir. Devamını oku

Zayıflamak için Elma sirkesi

13 Ekim 2018 Yazan  
Kategori BİTKİLER VE SAĞLIK

ZAYIFLAMAK İÇİN İÇİN ELMA SİRKESİ MUCİZESİ
Elma sirkesi zayıflama formülü gerçekten çok etkili formüllerden bir tanesi..Aşağıda detaylı olarak yazılanların özü Mide rahatsızlığınız yok ise yemeklerden önce 1 bardak suya 1 yemek kaşığı elma sirkesi 1 çay kaşığı bal ile karıştırılarak içilir.
Hem iştahı kesen içecek hem de yağ yakmanıza yardımcı.Baktınız aç karnına içemiyorsunuz yemeklerden sonra içmek de fayda veriyor.

Elma sirkesi alırken doğal olmasına dikkat ederseniz elma sirkesi kürü ile haftada 2 kilo verebilirsiniz.Dr. oz olarak bilinen Mehmet Öz ün formülünü de deneyebilirsiniz. Bir bardak portakal, greyfurt ya da ananas suyuna, iki yemek kaşığı elma sirkesi ve bir yemek kaşığı bal katacaksınız. Bu karışımı her yemekten önce içeceksiniz. Yağları hızlıca yakarak kilo vermenizi sağlıyormuş.

Elma sirkesi nasıl zayıflatır
Elma sirkesinin iyi bir zayıflama iksiri olduğunu pek çok insan bilmektedir. Elma sirkesi kullanımı tarih olarak asırlar önceye dayanmakta ve bu zayıflatan içecek, sağlık alanında değişik hastalıklara karşı yaygın bir biçimde yaklaşık 3 bin yıldır kullanılmaktadır.

Elma sirkesinin sağlığa faydaları olduğu kadar kilo verme amacıyla da kullanılmakta olduğunu biliyoruz. İçerisinde barındırdığı besin maddeler, enzimler, organik maddeler ve bitkisel asitler nedeniyle elma sirkesi, doğanın neredeyse tüm faydalı vitaminlerini içerisinde barındıran bir sağlık şifa deposu olarak adlandırılabilir.

Bizler için elma sirkesi iştah kesen ve metabolizma hızını artıran etkileri ile ön plana çıkmaktadır. Elma sirkesi bir yandan vücuttaki zararlı toksinlerin ve ödemin atımı ile hücrelere daha fazla oksijenin ulaşmasına yardımcı olurken, diğer yandan da damarları açıcı etki yapmakta ve vücutta kilolara neden olan ödem adını verdiğimiz toksin içeren lenf sıvısının fazlasının vücuttan uzaklaştırılmasına yardımcı olmaktadır.

Elma sirkesinin kandaki yağları, trigliserid ve kolesterol gibi zararlı maddeleri eriterek lenf ve karaciğer yoluyla böbreklerden vücuttan atılmasına da yardımcı olduğunu biliyoruz.
Aşağıda sizlere verdiğimiz basit zayıflama taktiklerini uyguladığınız takdirde elma sirkesi ile zayıflama kürü kesinlikle çok basit ve sonuç alıcı faydalar doğuracaktır.

Bulabilirseniz doğal elma sirkesi en güzelidir.Bazı markaların organik sirkeleri de kullanılabilir. Dileyenler tat vermesi için bir kaşık çiçek balı ve aroma vermesi amacıyla papatya çayı da ekleyebilirler. Sinameki tozu da 1 çay kaşığı kullanılırsa elma sirkesi ile zayıflama etkisini güçlendirmektedir.

Elma Sirkesi Kürü Yapılışı ve Kullanımı
1) Elma Sirkesi Bal Su Formülü Evde Nasıl Hazırlanır?
Öncelikle 2 tatlı kaşığı elma sirkesini bir bardak suyun ya da papatya çayının içerisine döküyoruz ve dilerseniz bal ve sinameki tozu da ekleyebilirsiniz. Ancak sinameki tozunun içerisinde şeker olmamalıdır. Bu elma sirkesi formülü kaşıkla bir güzel karıştırıldıktan sonra, zayıflama, kilo verme ve kolesterol düşürmek için kullanıma hazırdır.

2) Elma Sirkesi Zayıflamak İçin Nasıl İçilmeli ve Tüketilmeli?
Elma sirkesi ile zayıflamak için yemeklerden yarım saat kadar önce bir çay bardağı kadar hazırladığınız karışımdan içmelisiniz.Mide sorunu yaşarsanız yemeklerden sonra için.

3) Elma Sirkesi Kürü Yaparken Egzersiz ve Spor Faydalı Mıdır?
Zayıflama hızını artırmak için haftada 3-4 kez ve günde de sabah öğle akşam olmak üzere her birinde 15 dakikalık zayıflama hareketleri yapmanız faydalı olacaktır.

4) Elma Sirkesi Kürü ve Su içmenin Faydaları
Elma sirkesi kürü uygularken gün içerisinde yeteri kadar su içmek, hem vücuttan toksin ve ödem atıcı etki yapacak hem de bağışıklık sistemini güçlendirecektir.

5) Elma Sirkesi Zayıflama Kürü Yaparken Diyet Yapılabilirmi?
Elma Sirkesi kürü ile birlikte uygulanacak uygun bir diyet listesi, sizlerin kalıcı yoldan kilo verebilme çabalarına destek olacaktır

Elma sirkesi kürünü kimler yapabilir ?
Mide sorunu ve mide rahatsızlığı olmayan herkes yapabilir.

Sirkenin diğer faydaları
Sirkenin tam bir şifa kaynağı olduğu günümüzde anlaşılmıştır ve hayatımız için önem arz eden çok sayıda mineral ve vitaminleri ihtiva ettiği bilinmektedir.
Şifa amacıyla kullanmak için; bir bardak suya 2 tatlı kaşığı elma sirkesi ve 1-2 tatlı kaşığı bal katarak, günde 3 defa, mümkünse yemeklerden önce (fazla kilo problemi için de etkili olan elma sirkesi bu amaçla kullanılacaktır mutlaka) alınmalıdır.
Yine her sabah aç karına bir defa alırsak sağlığımızı korumada faydalıdır.

Sirkenin Sağlığımıza faydaları
• Sirke asidi normal dozlarda dahi mikrop öldürücü özelliğe sahiptir. Bu sebeple bazı salğın hastalıklara karşı tıbbi ve ciddi bir tedbir olarak hep tavsiye edilir.

• Yine bağışıklık sistemini güçlendirerek nezle, grip, boğaz ağrıları gibi enfeksiyonlara yakalanmayı engeller.

• Sirke sindirimi kolaylaştırır. Hazımsızlığa iyi gelir.Bu sebeple birçok yemek ve salatalarda tat ve çeşni için kullanılır.

• Ayrıca barsak gazına ve kabızlığa iyi gelir.

• Sirke mide hararetini giderir. Safrayı keser. Safra rahatsızlıklarına iyi gelir ve safra akıntısını tanzim eder.

• Kalp ve sinirleri kuvvetlendirmede düzenli olarak elma sirkesi—bal karışımı alınması tavsiye edilir. Yine bu karışım muhtevasında olan A ve diğer vitaminlerle görmeyi keskinleştirir.

• Sirke kandaki kolesterolu düşürerek kalp ve damar hastalıklarına karşı koruyucu rol oynar. İçerdiği doğal asitler ve enzimlerle kanın daha sağlıklı ve ince akmasını sağlar.

• Elma sirkesi yüksek miktarda kalsiyum, yani kemik ve dişler başta olmak üzere insan vücudunun en temel minerallerinden birini ihtiva etmektedir. Böylece kemikleri mineral bakımından zenginleştirerek osteoporozu (kemik erimesi) önler.

• Kadınlarda adet ağrılarına ve anormal akıntılara karşı tesirlidir.

• Sirkeyle soğuk su friksiyonları en zararsız ateş düşürücü, keza vücuda sükûnet ve ferahlık veren bir tatbikat olur.

• Egzama ve yaralara sürülürse büyük ölçüde şifa etkisi vardır.

• Başta damarlar, karaciğer, böbrekler olmak üzere vücudu toksinlerden (zehirli atık maddeler) arındırır, yağlı – mukus kalıntılarını parçalar.

• İdrar yolları enfeksiyonlarında, sindirim bozukluklarında, kramplarda, yaban arısı sokmalarında, saçta kepekte, uyku bozukluklarında, kulak çınlamasında da kullanılır.

Maden suyu ile soda Nedir

13 Ekim 2018 Yazan  
Kategori BİTKİLER VE SAĞLIK

Maden suyu ve soda arasındaki fark nedir
Gazlı içeceklerden olan maden suyunun diğerlerinden farklıdır. “Maden suyu; yer altından kuyu açılarak ya da kaynaktan doldurularak elde edilen ve mineral içeriği yüksek olan doğal bir içecektir. Bu yüzden serinlemek için maden suyunu tercih ederek; hem sıvı ihtiyaçlarını gidermiş hem de mineral gereksinimlerine katkıda bulunmuş olurlar. Ancak unutulmamalıdır ki maden suyunun da (özellikle meyveli maden suyu) kalorisi vardır bu yüzden miktarına dikkat etmek gerekir. Şeker hastaları, meyveli maden sularını tercih etmemelidirler. Halkımız tarafından yapılan bir yanlış da soda ile maden suyunu aynı olarak düşünmektir.

MADEN SUYUNUN BAZI FAYDALARI
*Mutfakta hamur işi, kızartma ve yiyeceklerin hazırlanmasında sağlıklı bir karışım,ideal bir tat oluşturur…
*Maden suyu kadınların kalsiyum almaları açısından çok önemlidir,
*Sportif aktivitelerde terleme ile oluşan su ve mineral kaybını karşılar,
*Büyüme çağında ve yaşlılıkta artan mineral ihtiyacını karşılar, kemiklerin güçlenmesini sağlar,
*Maden suyu cildin gerekli olan su ve mineral ihtiyacını karşılayarak cilde gergin,pürüzsüz ve canlı bir görünüm sağlar,
*Mide, böbrek ve bağırsakların fonksiyonlarını yerine getirmesine yardımcı olur,

Kaynağı bizde ama kıymet bilmiyoruz…
Avrupalılar normal su yerine maden suyu içiyor. Ülkemizde 225 adet normal mineralli su kaynağının bulunmasına rağmen bu kaynaklardan çıkan suyun sadece 24’ü şişeleniyor. Bu kaynaklardan çıkan günlük 63 milyon litre doğal mineralli suyun 630 bin litresi değerlendirilebiliyor. Türkiye’de şifalı 325 termal su, 225 maden suyu ve 75 içme suyu grubu bulunuyor…

SODA YAPAY BİR İÇECEKTİR
Oysa ki soda; içilebilir özellikteki suya mineraller ve karbondioksit gazı eklenerek elde edilen yapay bir içecektir.”

Özellikle gastrit, ülser ve reflü gibi sindirim sistemi rahatsızlığı bulunan kişilerin maden suyu dışındaki asitli içecekleri tercih etmemesi gerek daha sağlıklı olan ayran, taze sıkılmış meyve suları, kefir gibi içecekleri tercih etmelidirler. Günlük 2-2.5 litre su içmeyi kesinlikle unutmamalıdır.” diye konuştu.

Ahmet Rasim kimdir

13 Ekim 2018 Yazan  
Kategori EDEBİYAT

Ahmet Rasim  hayatı (1864 – 1932)
Kıbrıs’lı Menteşeoğulları ailesi, Kıbrıs’tan Ermenak’a gelip yerleşir. Bu ailenin oğlu Bahaettin Efendi Ermenak’ta evlenir, bir süre Kıbrıs’a gidip Posta-Telgraf memurluğu yapar. Kıbrıs’tan görevle İstanbul’a gelirken karısını bırakır.
İstanbul’da Albay Laz Mehmet Bey’in varlıklı ailesinin yanında Nevber adından bir evlâtlık vardı. Nevber, Hacı Sadık Bey’le evlenmiş, ondan bir çocuğu olduktan sonra ayrılmış, kendisini yetiştirip koruyan ailenin yanına dönmüştü.
Karısını bırakıp İstanbul’a gelen Bahaettin, İstanbul’da Nevber Hanımla evlendi. Görevle Tekirdağı’na giderken, eşi Nevber Hanım’ı da götürdü. Nevber Hanım gebeydi. Kocası Bahaettin, onu boşayıp Tekirdağı’nda başka bir kadınla evlendi. Nevber Hanım, yine İstanbul’daki eski hanımının yanına döndü. Eski hanımı, Nevber’i Sarıgüzel’de küçük bir eve yerleştirdi. Nevber Hanım burda bir oğlan çocuğu doğurdu. (1864) Çocuğun adını Ahmet Rasim koydular.
Her gittiği yerde evlenmeyi huy edinen, aile bağına önem vermeyen bencil bir kişi olan Rasim’in babası, birkaç kez daha evlendi, başka çocukları oldu. Rasim’le annesini bikez bile sorup aramadı.
Nevber Hanım, dikiş dikip kazandığı parayla, Rasim’i büyük bir özen göstererek büyüttü. Baba baskısı olmadığı için Rasim ele avuca sığmaz bir çocuk oldu. Birkaç okul değiştirdi. Falaka dayağı korkusundan okuldan kaçtı. Okuldan kaçıyor, arkadaşlarıyla cami avlularından oynuyordu. Kendisini ve annesini koruyan ailenin büyüğü Albay Laz Mehmet Bey’in ölümü üzerine, değiştirdiği dördüncü okuldan da alınıp Darüşsefaka’ya yazdırıldı. 1876′da Darüşsefaka’ya girdiği zaman onbir yaşındaydı. Abdülhamit’in tahta çıktığı yıldı. Darüşşefeka, Rasim için ilk aylarda sıkıntılı, ama sonraları sıcak bir sevecenlik yuvası olmuştu. Burda haylazlıktan kurtularak düzenli bir yaşama alıştı. Önceleri sınıfının, sonra da okulunun çalışkan öğrencilerinden biri oldu. 1883 yılında Darüşşefeka’yı birincilikle bitirdi. Posta ve Telgraf Nezaretinde (bakanlığında) kâtip oldu. Memurluk yaşamına hiç ısınamadı. Ahmet Mithat Efendi gibi özgür bir yazar olup yaşamını kazanmak istiyordu. Fransızcadan çevirdiği Yolcu başlık bir yazısı Ahmet Mithat Efendi’nin gazetesi Tercüman-ı Hakikat’te çıkınca çok sevindi; bu, yayınlanan ilk yazısıydı.
Bigün gazetede Ahmet Mithat Efendi’yle karşılaşır. Onun, gazetesinde yazıları çıkan Ahmet Rasim olduğunu öğrenen Ahmet Mithat Efendi şöyle der:
«Aferin! Bak oğlum, burası yazı ocağıdır; istediğin zaman gel. İşte kalem, kâğıt, mürekkep. İstediğin kadar otur, istediğin kadar yaz. Şimdilik bir makalene bir mecidiye vereceğim. Harçlık edersin, al bakalım siftah et!»
Rasim’in aldığı ilk telif hakkıdır.
Ahmet Rasim, Binbaşı Bilâl Bey’in kızı Sadberkle evlenir. Annesi Nevber Hanım, Rasim’in kendisine haber vermeden evlenmesine çok üzülmüştür.
1885 de ilk kitabı çıkar. Bu, yeni buluşlara değgin bir dizinin ilk kitabıdır: Fonograf, (gramofon)
Ahmet Rasim okulu bitirdikten az sonra içkiye başlamış, akşamlarını arkadaşlarıyla birlikte geçirmeye, eğlence yerlerine gitmeye alışmış, meyhanelere dadanmış, evlendikten sonra da bu yaşamını sürdürmüştür. Sonraları aylarca evine uğramadığı türlü yerlerde kiraladığı evlerde yaşadığı olmuştur.
Yetmiş kadar şarkı sözü (güfte) yazmış, bunların çoğunu kendisi bestelemiştir. Her şarkısının bir öyküsü vardır. Çok ünlü bir şarkısının öyküsü şöyledir: Aylarca ortalarda görünme dikten sonra bigün evine döner. Çok uysal ve sabırlı olan karış Sadberk Hanım hiç çıkışmadan onu karşılar. Rasim yıkanıp bir süre dinlendikten sonra giyinip hazırlanır, kapıdan çıkarken Sad berk Hanım,
– Sakın geç kalma, erken gel! diye ricada bulunur.
Ahmet Rasim, eşinin bu sözünü yolda besteleyip şarkı ya par:
«Sakın geç kalma erken gel
Bu akşam gün batarken gel»
Onbeş ay süren memurluktan ayrılıp Kendini büsbütün gazeteciliğe, yazarlığa verir. Menakıb-ı îslâm adlı bir kitabı için Abdülhamit’ten ikinci Mecidî nişanı alır.
Bir süre öğretmenlik de yapar.
Meşrutiyetin ilânından sonra (1908), Hüseyin Rahmi’yle birlikte Boşboğaz adlı mizah dergisini çıkarmışsa da, dördüncü sayısından sonra dergiden ayrılmıştır.
Ahmet Rasim’le evlilikleri onyedi yıl-süren Sadberk Hanım, 1902 yılında öldüğünde Ahmet Rasim otuzaltı yaşındaydı. Bir daha evlenmedi, yalnız yaşadı.
Zamanındaki hemen bütün gazete ve dergilerde yazılar yazmıştır. Yazdığı mizah dergileri; Eşref, Davul, Karagöz,
Hacivat’tır.
Gazete muhabiri olarak Suriye, Sofya ve Romanya’ya gitmiştir.
Resmî hiçbir görev almamış, iki kez Maarif Nezareti (Eğitim Bakanlığı) Teftiş ve Muayene üyeliğine atanmışsa da istifa etmiştir.
Yalnız kalemiyle geçinmiş, ama yazılarına aldığı para hiçbir zaman kendisini, ailesini rahatça geçindirmeye yetmemiştir. Dört oğlu, iki kızı olmuştur. Dar durumda olduğunu bilen yayıncılar, onu çok az parayla çalıştırıyorlar, sömürüyorlardı. Bu sıkıntısı, Meşrutiyet’ten sonra da sürdü. Birinci Dünya Savaşı sırasında öyle sıkıntıya düştü ki, Vezirhan’ın bir odasında bulunan biçok kitabını satmak zorunda kaldı.
1927 yılında istanbul Milletvekili seçilerek, iki dönem (3. ve 4. dönemler) milletvekilliği etmiş, ama bu yılları hastalık içinde geçmiştir. 21 Eylül 1932′de 67 yaşındayken, Heybeliada’daki evinde öldü ve Heybeliada mezarlığına gömüldü,
Ahmet Rasim politikaya hiç karışmamış, yaşadığı üç politik dönemde de (Mutlakiyet, Meşrutiyet, Cumhuriyet) siyasal yasamdan uzak kalmıştır. İki dönem süren milletvekilliği sırasında hastalığından ötürü çok zaman Meclis toplantılarına bile katılamamıştır. (*)
Eserlerinin sayısı kırka ulaşır. En bilinenleri şunlardır: Gecelerim (1894) — Şehir Mektupları (4 cilt 1910-1911) — Eş-kal-i Zaman (1918) — Cidd ü mizah (1918) — Fuhş-i atik (2 cilt :922) — Muharrir şair edip (1924) — Gülüp ağladıklarım (1926)
— Falaka (1927) — Muharrir bu ya (1927) — Kamazan Sohbetleri (1913).

Eserlerinde belli tarihsel dönemleri ele aldı.
Kiralık Konak: I. Dünya Savaşı öncesinin,
Hüküm Gecesi: II. Meşrutiyet’in,
Sodom ve Gomore: Mütareke döneminin,
Yaban:Kurtuluş Savaşı yıllarının,
Ankara :Cumhuriyet’in ilk on yılının,
Bir Sürgün: 2’nci Abdülhamid döneminin işlendiği romanlardır.
Panorama: 1923-1952 yıllarını kapsar.
1955’ten sonra da anıları dışında kitap yazmadı. Romanları arasında en ünlüleri Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban’dır. İlk romanı Nur Baba, 1922’de kitap olarak basılmadan önce gazetede yayınlandı.

ESERLERİ
ROMAN:
Kiralık Konak (1922)
Nur Baba (1922)
Hüküm Gecesi (1927)
Sodom ve Gomore (1928)
Yaban (1932)
Ankara (1934)
Bir Sürgün (1937)
Panaroma (2 cilt, 1953)
Hep O Şarkı (1956)

ÖYKÜ:
Bir Serencam (1914)
Rahmet (1923)
Milli Savaş Hikâyeleri (1947)

ŞİİR:
Erenlerin Bağından (1922)
Okun Ucundan (1940)

OYUN:
Nirvana (1909)

ANI:
Zoraki Diplomat (1955)
Anamın Kitabı (1957)
Vatan Yolunda (1958)
Politikada 45 Yıl (1968)
Gençlik ve Edebiyat Hatıraları (1969)

MONOGRAFİ:
Ahmet Haşim (1934)
Atatürk (1946)

MAKALE:
İzmir’den Bursa’ya (1922, Halide Edip, Falih Rıfkı Atay ve Mehmet Asım Us ile birlikte)
Kadınlık ve Kadınlarımız (1923)
Seçme Yazılar (1928)
Ergenekon (iki cilt, 1929)
Alp Dağları’ndan ve Miss Chalfrin’in Albümünden (1942)

« Önceki YazılarSonraki yazılar »