Kakaolu Islak Kek Tarifi

26 Eylül 2018 Yazan  
Kategori KADIN VE MUTFAK

KAKAOLU ISLAK KEK TARİFİ YAPILIŞI
Kakaolu Islak Kek Malzemeleri

3 adet yumurta
1 su bardağı toz şeker
1.5 su bardağı süt
1 çay bardağı ayçiçek yağı
4 yemek kaşığı kakao
1 paket vanilya
2.5 su bardağı un
1 paket kabartma tozu

Kakaolu Islak Kek Hazırlanışı
Yumurtalar ve toz şekeri, derin bir karıştırma kabında bir mikser yardımıyla toz şeker tamamen eriyene kadar karıştırın.

Süt, ayçiçek yağı, kakao ve vanilyayı ekledikten sonra karıştırma işlemini sürdürün. Hazırladığınız sıvı kek harcından büyük bir su bardağı ölçüsünde ayırın.

Kalan kek harcına, elenmiş un ve kabartma tozunu ekledikten sonra karıştırma işlemini sürdürün.

Kek kalıbını tereyağı ile yağlayın. Hazırladığınız kek karışımını içine aktarın. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında 30 dakika pişirin.

Pişen ve 5 dakika kadar içini çeken keki, fırından alın. Bir bıçak ucu ya da kürdan yardımıyla kekin üzerine delikler açın.

Hazırladığınız sıvı kek karışımını azar azar ekleyip, kendi ısısı ile içine çekmesi için bekleyin.

Sosunu tamamen çeken kakaolu ıslak keki, dilimledikten sonra servis edin.

Pratik mutfak bilgileri 13

23 Eylül 2018 Yazan  
Kategori KADIN VE MUTFAK

EN PRATİK MUTFAK BİLGİLERİ 13
Eğer örtünüze meyve suyu dökülürse hemen tuz serpin ilk yıkamada çıkacaktır.

Cam tencerede yemek pişirirken kapağın buharlaşmaması için iç yüzeyi limon kabuğu ile silinir.

Ekmeğin küflenmemesi için ekmek kutusuna biraz tuz koymayı ihmal etmeyin.

Parlaklığını kaybeden çelik tencereler ısıtılmış sirke ile ovulup sonra iyice durulanır, ve bir bez parçası ile parlatırsanız tencereniz pırıl pırıl olur.

Zeytin yağı lekesini çıkarırken bir lokma ekmek içi yuvarlanıp lekenin üzerine gezdirilmelidir.

Soğanların üzerine biraz un serpilirse kavururken kararmaz.

Soğan soymaya başlamadan önce parmaklarınızı sirkeye batırırsanız, soğan kokusunun elinize sinmediğini göreceksiniz.

Yumurtaları kolayca soymak için, kaynar sudan çıkardıktan sonra hemen soğuk suya tutulup biraz bekletilir.
Etleri limon suyu ile pişirirseniz hem çabuk hem de lezzetli olur.

Mantar sotelenirken tencerenin kapağı açık olursa, hem mantarların suyunu vermesi hem de kararması önlenir.

Süte biraz karbonat atarsanız hem çabuk bozulmaz hem de kolay hazmedilir.

Pastaların daha gevrek olması için hamurun içerisine bir çay kaşığı tuz atın (tatlı – tuzlu farketmez)

Bir kumaşı benzin yada başka bir leke çıkarıcı ile silmeden önce oldukça tuzlu bir su ile silerseniz leke çıkarıcı iz bırakmaz.

Ağız kokusu için kahve çekirdeği çiğneyin.

Teflon tavanızda oluşan lekeleri temizlemek için bir bardak suya iki çorba kaşığı karbonat ve yarım su bardağı sirke karıştırın. Bunu tavanızın içine dökün 10 dakika kaynatın.

Lavaboyu temizlerken tuzla bastırarak silince hem iyi temizler hem de kokuları giderir.

Uzunca bir süre kullanılmayan eski çaydanlıkların kötü kokusunu gidermek için içine bir parça kesme şeker koyun.

Pilavınızı tekrar ısıtırken bir kabın içine su koyup bu kabın üzerine pilav tenceresi koyularak ısıtılırsa pilav taneli kalır tazeliğini muhafaza eder.

Patates pişirirken suyuna bir kaşık sirke konursa hem rengi sarı kalır hemde daha lezzetli olur.

Halının rengini canlandırmak için en son suyuna sirke konur.

Çizik zeytin yağ ve limonla servis esilirse daha lezzetli olur.

Sütü ocağa koymadan tencere soğuk suyla çalkalanırsa süt kaynarken dibine yapışmaz.

Bulaşık suyunuza bir kaşık sirke katmakla bulaşıklarınızın daha kolay ve temiz yıkandığını göreceksiniz.

Renkli gömlekler yıkanmadan önce iki saat sirkeli suda bırakılırsa renkleri canlı olur.

Yoğurdu sulandırmak için tahta kaşıkla üstten almak gerekir.

Elbiselerin fermuarları yıkarken bozuluyorsa makineye atmadan önce kapatılır.

Kapılarınız veya çekmeceleriniz bir müddet sonra itsenizde çeksenizde kapanmaları zorlaşır. Kapınızın, çekmecenizin sürten kısmına vazelin sürün.

Akşemseddin kimdir hayatı

23 Eylül 2018 Yazan  
Kategori İSLAM VE YAŞAM

AKŞEMSEDDİN HZ. 1389 – 1459

Asıl adı Mehmed Şemseddindir. Fatih devri mutasavvıf ve din alimlerinden olan Akşemseddin, 1389 yılında Şam’da doğdu. Küçük yaşta babası Şeyh Hamza ile birlikte Anadolu’ya geçerek Göynük’e yerleşti. Burada medrese tahsili gördü, müderris oldu. Özellikle hekimlik alanında derin bir bilgi sahibi idi. Çeşitli hastalıkları tedavi ediyor, özellikle ruh hastalıklarının tedavisinde başarı gösteriyordu. Bunun için kendisine Tabîb’ül-ervah yani ruhların doktoru deniyordu.

Daha sonra tasavvuf yoluna girerek Hacı Bayram-ı Velî’ye intisap etti. Hacı Bayram-ı Velî’nin ölümünden sonra, onun halifesi oldu.

Akşemseddin daha sonra Edirne’ye geçti. Edirne sarayında bulunan Osmanlı padişahı II. Murad, bu genç, âşk dolusu, her bilgide üstün, olgun sofîyi ziyaret eder ve oğlu şehzade Mehmed’in eğitim ve öğretimini üzerine almasını rica eder. Akşemseddin bu teklifi reddetmez. Yıllarca ona bilgi aşılar. Şehzade Fatih, padişah olunca da yanından ayrılmaz, Onun en yakın hocası ve danışmanı olarak görevini sürdürür.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u kuşattığı zaman bilgisine olduğu kadar şahsına da büyük değer verdiği ak sakallı âlim Akşemseddin de beraberinde bulunuyordu. Âyet-i kerimeleri ve hadîsleri tefsir ederek askere gayret ve cesaret vermeye çalışan Akşemseddin, bu arada İslâm dünyasının ulu kişisi Hazret-i Eyyûb el-Ensarî’nin İstanbul surları dibinde bulunduğu bilinen kabrini de bulmak istemişti.

Halid bin Zeyd Ebâ Eyyûb el-Ensarî, Hazreti Muhammed’i Mekke’den Medine’ye hicretinde evinde misafir eden, Hazret-i Peygamberin bütün gâzâlarında yanında bulunan ve onun sancaktarlığını yapan zât idi. Emevîlerin ilk halifesi Muaviye, oğlu Yezîd’in kumandasındaki bir orduyu İstanbul’u fethe gönderdiği zaman, çok yaşlı bulunan Halîd bin Zeyd’i de “uğurlu kişi” olarak bu sefere memur etmişti. İslâm âleminin bu ünlü kişisi İstanbul’un muhasarası sırasında vefat etmiş ve vasiyeti gereğince surların dibindeki bir noktada toprağa verilmişti.

İslâm tarihinin verdiği bilgi bundan ibaret kalıyordu. Akşemseddin, bu bilgininin ışığı altında Hazret-i Eyyûb’un kabrinin İstanbul surları dibindeki bir noktada olduğunu biliyordu.

Bundan sonrasını, XVII. yüzyılın büyük yazarı Evliya Çelebi, ünlü seyahatnâmesinde şöyle nakletmektedir:

“Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethederken, yetmiş yedi kibar ehlullah Ebâ Eyyub’un kabrini tecessüse koyuldular. İçlerinden Akşemseddin:

“Beyim, Alemdâr-ı Resulullah Ebâ Eyyûbü’l-Ensârî bu mahalde medfundur, diyerek bir hıyâban-ı orman içre girdi. Bir seccade yaydırıp namaza durdu. İki rekâttan sonrâ selâm verip tekrar secdeye vardı ve rahat bir uykuya dalmış gibi öylece kaldı. Birçok kişiler, Efendi Hazretleri, Eyyûb’un kabrini bulamadığı için hicâbından uykuya vardı, diye târizler ettiler.

Bir saat sonra Akşemseddin Hazretleri seccadeden başını kaldırıp, mübarek gözleri kan çanağını andırır hâlde Fatih Sultan Mehmet Han’a hitâben:

– Hünkârum, hikmet-i Hüdâ… Seccademizi tam Hazret’in kabri üzerine sermişler! diye konuştu.

Bunun üzerine seccadenin bulunduğu yer derhal kazıldıkta, üç zira (eski bir ölçü) derinlikte, dört köşe yeşil bir somaki taş ortaya çıktı ve üzerinde kûfi yazı ile, “Hâzâ Kabri Ebâ Eyyûb-ül Ensarî” dive yazılmış olduğu görüldü. Taş kaldırıldığında, Hazret-i Eyyûb’un ter ü tâze vücudu safran ile boyanmış kefeni içinde ortaya çıktı. Sağ elinde tunç bir mühür vardı. Taş tekrar yerine kapatıldı, üzeri örtüldü…

İşte; asırlardan beri, İstanbul’un başlıca ziyaret yeri olan Eyüp Sultanın kabri böylece bulunmuştu. Sonra bu kabre, şaheser bir türbe yapıldı.

İstanbul kuşatmasının ellinci gününden sonra büyük bir Haçlı ordusu ile donanmasının Bizans’a yardıma yetişmekte olduğu haberi askerin morali üzerinde olumsuz bir tesir yapmaya başlamıştı. İşte o zaman ortaya çıkan ak sakallı Akşemseddin, orduya hitâben tarihi konuşmasını yaparak mânevi gücü tekrar yerine getirmesini bilmişti:

“Ey asker… Biliniz ki, bu fetih, Cenâb-ı Hak katında size ve Sultan Mehmet Han’a takdir kılınmıştır. Kim ki bundan şüphe eder, imândan sapıtmış olur…”

Hazret-i Eyyûb’un kabrini keşfettikten sonra mânevi değeri asker nazarında pek büyümüş olan Akşemseddin’in bu sözlerine, herkes imânı ile inanmış ve üç gün sonra tarihin en büyük zaferine ulaşmasını bilmişti.

Fatih, İstanbul’un fethinden sonra, bir ara hocasından kendisini dervişliğe kabul ederek irşatlarda bulunmasını ister. Akşemseddin bu teklifi:

“Sen devlet işlerini gereği gibi yerine getirmeye ve saltanatı devam ettirmeye mecbursun ve bununla görevlisin. Sen benim halvetime girersen dünyanın düzeni bozulur. Senin sâlik olman değil, mâlik olman lâzımdır…diyerek şiddetle reddetmiştir.

Artık kendi görevinin de bittiğine inanmıştır. Padişahtan Göynük’e gidip, orada dersleriyle uğraşması için izin ister. Fatih hocasını bırakmak istemese de, sonunda çare olmadığını görür. Hocasını Göynük’e uğurlar. Göynük’te bir köşeye çekilerek öğrencileri ve kitaplarıyla baş başa kalan Akşemseddin, Fatih’e yazdığı mektuplarda, Ona, yeni ufuklar açar.

Ömrünün son altı yılını Göynük’te zikir, ibâdet ve fakir hastaları tedavi ile uğraşarak geçirdi. 1459 yılında Göynük’te vefat etti.Akşemseddin’in, bugün İstanbul Feyzullah Efendi Kütüphanesinde bulunan Hayatın Maddesi ve Tıp adında, Türkçe, elyazması iki büyük cilt eseri vardır. Ayrıca Hall-i Müşkilât, ve Makâmât-ı Evliyâ gibi eserleri bilim dünyasınca tanınmaktadır.

En büyük eseri, Fatih Sultan Mehmed gibi büyük bir devlet adamını yetiştirmiş olmasıdır.

Besmele ve sırları

23 Eylül 2018 Yazan  
Kategori İSLAM VE YAŞAM

Euzü besmelenin anlamı nedir

Euzübillahimineşşeytanirracim demek, Allah’ın rahmetinden uzak olan ve gazabına uğrayarak dünyada ve ahirette helak olan şeytandan, Allahü teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim.Bismillahirrahmanirrahim demek ise, her var olana, onu yaratmakla ve varlıkta durdurmakla, yok olmaktan korumakla iyilik etmiş olan Allahü teâlânın yardımı ile, bu işimi yapabiliyorum demektir.

İlk yazılan, Besmeledir. Âdem aleyhisselama ilk gelen, Besmeledir. Müminler, Besmele yardımı ile, Sırattan geçer. Cennet davetiyesinin imzası Besmeledir. Peygamber efendimiz, (Hoca çocuğa, Besmele okur, çocuk da söyleyince, Allahü teâlâ, çocuğun ve anasının ve babasının ve hocasının Cehenneme girmemesi için senet yazdırır) buyurdu.
Euzü okumak, Devamını oku

Gözlerin (Aşk Hikayesi )

23 Eylül 2018 Yazan  
Kategori EDEBİYAT, HİKAYE,MASAL,ÖYKÜ,FIKRA

GÖZLERDE BAŞLAYAN AŞK
( H.Metin Yiğit’ten bir Aşk hikayesi )
Ceza evi duvarları ne kadar da soğuktu. Sırtını  dayayıp oturmak mümkün değildi. Ona Mahsun diyorlardı. Geldiği  günden beri genelde hep tek başınaydı. Cinayetten hüküm giymişti. Oysa tamamen masumdu. Tek suçu olmaması gereken bir yerde olmasıydı. Yol kenarında yatan bir insan için durmuş ona yardımcı olmak için uğraşırken polisler gelip üstüne çullanmışlardı. Tutuklu olarak yargılanmaya başlayınca bu koğuşa getirmişlerdi kendisini . Uğradığı haksızlığa rağmen isyan etmemiş vardır bunda bir hayır diye Allaha teslim olmuştu. İçine kapanık yapısı yüzünden fazla konuşmaz sadece dinlerdi.

Sürekli eline geçirdiği bir şeyleri okumakla zaman geçirirdi. Herkes onun bu haline alışmış, buldukları kitap gazete dergi her ne varsa ona getirirlerdi.

Ziyaretçisi gelen bir mahkumun kendine uzattığı gazeteye adeta hazine bulmuşçasına sarılmış, heycanla her zaman yaptığı gibi arka sayfadan okumaya başlamıştı. Okunmadık bir satır kalmayıncaya kadar her sayfayı gözden geçiriyordu.

Gazetenin baştan ikinci sayfasındaki bir mağazin haberi dikkatini çekti. Aslında dikkatini çeken haber değil haberin konusuydu. Henüz on sekiz yaşında üniversite öğrencisi bir genç kızdı. Geçirdiği bir kaza neticesinde sakat kalmış tekerlekli sandalyeye mahkum olmuştu. O kadar güzel gözleri vardıki. Tekrar tekrar baktı. Hatta uzun uzun baktı. büyülenmiş gibiydi. Haberin tamamını itinayla yırtıp aldı.

Ogünden sonra  o haber ve resim onun için büyük bir sır oldu. Genç kıza plotonik bir aşkla bağlanmış, yalnız kaldığı her anda,  başını yastığına her koymasında onun ilgili uzun uzun hayaller kurup  uykuya öyle dalıyordu. Kimseye bu konudan bahsetmemiş  bu sırrını paylaşmamıştı. Neden sonra haberin tam içeriğini okumadığını farkedince kendi  kendine hayretler içinde kaldı.

Gazete parçasının katlı olduğu bölümler neredeyse silinmeye yüz tutmuştu. Haberi okuyunca  sırtını soğukluğuna aldırmadığı duvara yaslayıp düşünmeye başlamıştı.
Haberin içeriğinde zengin bir ailenin kızı olan  Sedef’in geçirdiği trafik kazasından sonra tekerlekli sandalyeye mahkum olmasıyla yaşadığı dramı anlatıyordu.Yalnız kaldığından,arkadaşlarının birer birer kendisinden nasıl uzaklaştıklarından söz ediyordu.Yalnızlığını gidermek için mektup arkadaşları istiyordu. Sedef  tamamen doğal , halk içinden samimi yaşıtlarıyla mektuplaşmak istediğini söylüyordu. Birde posta adresi vardı yazının en altında.

Sedef şaşkındı. Annesinin  posta kutusundan alıp getirdiği onlarca  mektubu  bir poşete koyup odasına çekildi. Gün boyu bu mektupları okumakla zaman geçirir olmuştu.

Fakat gelen mektuplar onun beklentisinden çok farklıydı. Genelde çocuk yaştaki kızlardan gelen ipe sapa gelmez çocuksu şeylerdi.

Ama her şeye rağmen eğlenceliydi. En sonda  zarfı kırış kırış olmuş bir mektup vardı. Açınca şaşırdı. Mektup bir ajanda sayfasına yazılmıştı çünkü.  Merakla okumaya  başladı.

Gözlerin…diye başlamıştı
Sebebini bilmiyorum bu mektubu size neden yazdığımıda izah edemem ama yazdım işte.. Sizi rahatsız edecek değilim merak etmeyin. Sadece yaşadığım bir duygu sağanağının ardından dayanamayıp yazdım işte. Zarfın ve kağıdının kusuruna kalmayacağınızı umarım. İmkansızlık ne yaparsın

Ben güneşe hasret özgürlüge hasret kapalı bir mekanda ömrünün  yettiğince yaşamaya çalışan sıradan bir insanım. Zaten kim olduğumunda bir ehemmiyeti yokki.

Ne kadar şanslı olduğunuzu bilmenizi istedim.Üzücü bir kaza geçirmişsiniz Allah başa vermesin. Gazeteden okuduğum habere göre bir gün ayağa kalkma ihtimaliniz varmış. İki ayağını tamamen kaybedenlerde var.Sağlam olup dört duvar arasında yaşamaya mahkum olanlar var.Dünyayı dünya gözüyle göremeyenleri düşün Oysa senin öyle güzel gözlerin varki…Saf tertemiz adeta tabiri caiz ise cennet bahçesi gibi. Baktıkça huzur veren, karanlık gecelere  ışık olan. Saçmaladım değilmi ama ne yapayım baktığım gördüğüm her yerde   gözlerin gözlerin …
İsim Rumuz ( Mazlum ) yazıyordu
İltifatmıydı bir ilanı aşkmıydı kızın kafas karışmıştı.Fakat sözleri o kadar anlamlıydıki.İçindeki karamsarlık duyguları bir anda uçup gidi vermişti. En azından bir gün yürüyeceğine dair umudu vardı
Zarfın üzerindeki adrese bakıncı şaşırdı. İnanılır gibi değildi bu mektup bir ceza evinden gönderilmişti. Biraz tedirgin olmuştu ama sonra onun için üzüntü duymuştu. Ama çok içten çok başkaydı.  Biraz tedirğin biraz mutlu oldu ama o gözlerin kelimesi aklına yer etmişti nedense. Aynaya gözlerine baktı. Olağanüstü bir şey göremiyordu. Bildiğin bir çift göz idi işte. Bir kaç sefer gözleri ile ilgili iltifat almıştı ama. Mektuptaki gözlerin kelimesi o kadar tutku ile yazılmıştıki.

Aradan geçen iki hafta süre  ona bu mektubu unutturmuştu. Haftanın ilk günü yeni gelen mektupları posta kutusundan alırken yine buruşuk sayılabilecek bir zarf dikkatini çekmişti.

Odasına çekildiğinde ilk o zarfı açıp okumaya başladı.

Gözlerin…..

Ne yaptın bana bilmiyorum aklım fikrim hep gözlerinde. Ne kadar şanslısın dünyaya bu kadar güzel bakmak kaç insana nasip olurki. Yine aklın karışmaya başladıysa lütfen sakin ol amacım seni üzmek yada endişelendirmek  değil.
Sahi sen cennetten gelmiş bir melekmisin ? Bu kadar güzel bakan bir insan olmaz. Oysa benim gözlerim kapkara tıpkı bir zeytin gibi. Bakışlarımda hep gece gibi. Ancak senin resmine senin gözlerine bakmak yüzümü yüreğimi aydınlatıyor. Herşey gönlünce olsun güzel gözlü güzel insan….

Genç kız şaşkındı ne yapacağını ne düşüneceğini bilemez durumdaydı. Üstelik birazda korkuyordu. Yoksa bir sapıkmı dadanmıştı kendisine. Yok canım dedi bu kadar şiirsel bir mektup yazan insan sapık olamazdı.

Bir an o talihsiz kazayı yaşadıkları gün gözlerinin önüne geliverdi. babası Burhan bey iş yerine gelen bir telefon aramasıyla Aydın’daki babasının hastalanarak hastaneye kaldırıldığı öğrenince  Apar topar eve dönüp ailesinide alıp yola çıkmışlardı.
İçindeki üzüntü ve endişenin etkiyle fakında olmadan biraz hızlı gidiyordu.

Ve korkulan oldu. Hasta ziyaretine giden aile kaza neticesinde hastanelik oldu. Ziyaretine gittikleri büyükbaba  onları ziyarete geldi. Can kaybı yoktu ancak korkunç bir gerçek ortaya çıktı. Sedef’in bir bacağı kırıktı. Genç kız sadece bacağını değil belden aşağısınıda çok az hissediyordu.

Uzun tahliller kontroller neticesinde baş hekimin korkulacak bir şey olmadığı zamanla eski sağlığına kavuşmasının mümkün  olabileceğini söyleyince bir parça moralleri düzelmişti.

Bu kazanın basına yansımasından sonra genç kıza gelen mektuplar adeta bıçak gibi kesilmiş sadece birkaç mektup gelir olmuştu. Birde o gözlerinin hayranı  iki haftada bir mektup göndermeye devam ediyordu. Mektubu açıp  okumaya başladı.

Geçmiş olsun güzel gözlü
Öncelikle size çok geçmiş olsun.Haberini gazetede okudum. Dilerim en kısa zamanda sağlığınıza kavuşur yeniden güzel gözleriniz gülmeye başlar. Hayatın insana neler getireceğini kimseler bilemez elbette, bizlere düşen sabretmek .

Birgün sağlığınıza kavuşacağına  tüm kalbimle inanıyorum. Gazeteden okuduğum kadarıyla size gelen mektuplar azalmış üzüldüm. Kimse yazmasada ben yazarım merak etme. Sen iste her gün her saat yazarım. Senin yaşadıklarına üzülürken ben sevindirici bir haber aldım. Suçsuz lduğum anlaşıldı.Yakında özgürlüğüme kavuşacağım inşallah… Artık ışığa hasret değil ışıkla yaşayacağım. Yaşadıklarımı saymazsam Allah bana yeni bir hayatı sundu. Sanırım sabretmemin karşılığını alıyorum. Beni merak ediyormusun bilmem. Çok yakında sana geçmiş olsuna geleceğim. Beni tanımayacaksın belki ama sende benim kara gözlerimde sana bakışlarımdaki ışığı görebilirsen ben işte oyum. İsmim hiç önemli değil. Bilmeni istediğim bir başkasına cennet bahçesi görünene kadar gözlerinin , sahibine  hayranlığım ve sevgim sonsuza kadar sürecektir. Tertemiz bir dünya ve sen  istersen görebileceğim gözlerin.

O günden sonra genç kız büyük bir merakla kendisine geçmiş olsuna gelecek olan sadece kara gözlü olduğunu bildiği meçhul hayranını bekledi..

Öte yandan tedavisini sürdüren doktoru aileye Sedef’i Amerika’ya göndermelerinin iyileşme konusunda çok daha hızlı katkı sağlayacağını söyleyince, Amerika’ya yolculuk hazırlığına başlandı. Sedef iyileşip sağlığına kavuşmayı istiyordu ama kara gözlüyü merak ediyordu. Amerika’ya giderse onu birdaha göremeyebilirdi.
Oysa onu görmeyi onunla karşı karşya gelmeyi çok istiyordu.

Burhan Bey Gitmeleri konusunda ısrarcı olunca yer ayırtıp Atatürk hava limanının yolunu tuttular. İşlemlerini tamamlayıp uçağa binmek için dış hatlar bölümüne geçerlerken Sedef Kendisine hayranlıkla bakan genç bir delikanlının önünden tekerlekli sandalyesiyle geçerken, onun zeytin karası gözleri dikkatini çekmişti. Kapı kapanmak üzereyken

– Gözlerin
Birisi anlamsızca ve sebepsizce gözlerin diye haykırmıştı.
Gözlerin bu sihirli kelimenin anlamını biliyordu. Tekerlekli sandalyeyi durdurdu. Annesine
– Anne lütfen az geriye dönebilirmiyiz dedi
Annesi şaşırmıştı.
– Neden yavrum uçak kalkmak üzere geç kalabiliriz.
-Anne lütfen !
Geri dödüklerinde az önce gördükleri genci gördüler.
– Ne dedin sen ?
Delikanlı gülümsedi
– Gözlerin”  diye yineledi.
Genç kız sebebini bilemediği bir sevinçle yerinden fırladı. Annesinin şaşkın bakışları arasında delikanlıya doğru koştu.Mazlum genç pırıl pırıl bir gülümseme ve coşkuyla beklerken, Sedef Ayaklarının yere bastığının farkında bile olmadan kelebek gibi kanatlanmıştı adeta.Daha önce hiç görüşmedikleri halde yıllardır tanışıyorcasına karşı karşıya geldiler. İkisininde gözlerinde aynı ışık aynı sevgi kıvılcımları ve cevap bekleyen merak edilen onlarca soru  vardı  sırada. Sedef’in annesi Gülizar hanım şaşkındı. Ne diyeceğini ne yapacağını bilemeden sadece seyrediyordu.

Bir mucize olmuş kızı ayaklanmıştı. Kızı mutluluktan uçmuştu adeta. Kendisi ise bir aşk mucizesinin tanığı olarak sevinç ve şaşkınlık içerisinde onları seyrediyordu.

H. Metin Yiğit

Bu hikayenin tüm telif hakları yazara aittir. Yazar ve sitenin linkini vererek yayınlayabilirsiniz: http://www.metin1.net/gozlerin-ask-hikayesi/
Metin1.net

Hacı Bayram Veli kimdir

23 Eylül 2018 Yazan  
Kategori İSLAM VE YAŞAM

HACI BAYRAM-ı Veli (Ankara, 1352 – Ankara, 1429) Türk mutasavvıf ve şair.

Asıl ismi, Numan bin Ahmed, lakabı “Hacı Bayram”dır. 1352 (H. 753) tarihinde Ankara’nın Çubuk Çayı üzerinde Zülfadl (Sol-fasol) köyünde doğdu. Hacı Bayram-ı Veli, 14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu’da yetişti. Eserlerini Türkçe olarak yazarak Türkçe kulanımını Anadolu’da önemli şekilde etkiledi.
Sultan Murad Han verdiği ünlü bir fermanda, Hacı Bayram-ı Veli’nin talebelerinin, yalnız ilim ile meşgul olmaları için, onların vergi ve askerlikten muaf tutulduğu bildirmiştir.
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u feth edeceğini II. Mehmed’in babası II. Murad’a bildirdiği rivayet olunur.
Bir gün medreseye birisi gelerek; “İsmim Şüca-i Karamani’dir. Hocam Hamideddin-i Veli’nin selamı var. Sizi Kayseri’ye davet ediyor. Bu vazife ile huzurunuza geldim.” dedi. O da, Hamidüddin ismini duyunca; “Baş üstüne, bu davete icabet lazımdır. Hemen gidelim.” diyerek müderrisliği bıraktı. Birlikte Kayseri’ye yöneldiler ve Somuncu Baba diye bilinen Hamideddin-i Veli ile Kurban Bayramında buluştular. O zaman Hamideddin-i Veli; “İki bayramı birden kutluyoruz!” buyurdu ve ona Bayram lakabını verdi. Talebeliğe kabul etti. Din ve fen ilimlerinde yüksek derecelere kavuşturdu.
Hacı Bayram-ı Veli, hocasının vefatından sonra Ankara’ya gelerek doğduğu köye yerleşti. Yeniden talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Sohbetleriyle hasta kalplere şifa dağıttı. Talebelerini daha çok sanata ve ziraate sevk ederdi. Kendisi de geçimini ziraatle sağlardı. Açtığı ilim ve irfan ocağına, devrinin meşhur alimleri, hak aşıkları akın etti. Damadı Eşrefoğlu Rumi, Şeyh Akbıyık, Bıçakçı Ömer Sekini, Göynüklü Uzun Selahaddin, Edirne ve Bursa ziyaretlerinde talebeliğe kabul ettiği Yazıcızade Ahmed (Bican) ve Mehmed (Bican) kardeşler ile Fatih Sultan Mehmed Hanın hocası Akşemseddin bunların en meşhurlarıdır.
Fatih’in babası Sultan İkinci Murad Han, Hacı Bayram-ı Veli’yi Edirne’ye davet edip, ilim ve manevi derecesini anlayınca, fevkalade hürmet göstermiş, Eski Cami’de vazettirmiş, tekrar Ankara’ya uğurlamıştır.
Sultan İkinci Murad Han kendisinden nasihat isteyince; İmam-ı Azam’ın, talebesi Ebu Yusuf’a yaptığı uzun nasihatı yaptı: “Tebean içinde herkesin yerini tanıyıp bil; ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş, fasıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Kimseyi küçümseyip hafife alma. İnsanlığında kusur etme. Sırrını kimseye açma. İyice yakınlık peyda etmedikçe kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak kimselerle ahbablık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Bir şeye hemen muhalefet etme. Sana bir şey sorulursa ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Seni ziyarete gelenlere faydalanmaları için ilimden bir şey öğret ve herkes öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umumi şeyleri öğret, ince meseleleri açma. Herkese itimad ver, ahbablık kur. Zira dostluk, ilme devamı sağlar. Bazan da onlara yemek ikram et. İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve itibarlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele et. Müsamaha göster. Hiçbir şeye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin gibi davran.”
Hacı Bayram-ı Veli, ömrünün sonuna kadar İslamiyeti yaymak için çalıştı. 1429 (H. 833) tarihinde Ankara’da vefat etti. Türbesi kendi ismiyle anılan Hacı Bayram Camii’ne bitişik olup, ziyaret mahallidir. Vefatından sonra Bayramiyye yolunu talebelerinden Akşemsettin ve Bıçakçı Ömer Efendi devam ettirdiler.
Hacı Bayram-ı Veli, Yunus Emre tarzında şiirler söylemiştir. Şiirlerinde “Bayrami” mahlasını kullanmıştır.
Hacı Bayram-ı Veli’nin güzel adetlerinden biri de tekkesinde sürekli bir kazan kaynatmasıdır ki bu adet kök olarak Orta Asya tasavvuf geleneğine, Hoca Ahmet Yesevi’ye dayanır. Tekkesindeki bu kazanda sürekli gece gündüz burçak çorbası kaynar; gelen geçen, zengin fakir, büyük küçük, kadın erkek herkes içerdi.
Hacı Bayram Camii tekkesinde hergün sabah ve yatsıdan sonra zikir meclisleri kurulur, öğle namazından önce ve sonra başta müridler olmak üzere her gruptan insana tefsir, fıkıh, hadis, kelam hatta felsefi ağırlıklı tasavvuf dersleri verilirdi. Bu şekilde toplumun eğitimi de gerçekleştiriliyordu.

Hacı Bayram-ı Velî’den Nasihatler
Hiddet ve kin, hakîkatleri gören gözleri kör eder. Öfke, iyi düşünmeyi daraltır, yanıltır.
Hiçbir günâhı küçümsemeyin, çok çalışın. Boş gezenler, zengin bile olsa, arkadaşları şeytan, kalbleri şeytanın konağı olur.
İnsanların fitnesinden kurtulmak istiyorsanız, çarşı ve pazarlarda sık sık bulunmayınız
Dünyâ gamından, nefsin sıkıştırmasından hafifleyip kurtulmak istiyorsanız, kabristanları sık sık ziyâret ediniz.
Ayıp ve kusurlarını gördüğünüz arkadaşlarınızın, komşularınızın, sırlarını ifşâ etmeyiniz. Çünkü gördüğünüz bu sırlar, size emânettir. Emânete hiyânet ise, çirkin bir harekettir. Emaneti koruyunuz.

Hacı Bayram-ı Veli’nin Sosyal ve Kültürel Hayattaki Rolü
Hacı Bayram-ı Veli herşeyden önce bilim ve tasavvufu birleştirmeyi başarmış bir sufidir. İslamiyeti ilmi açıdan ele alarak iyice anlamış, önce profesör olarak medresede öğrenci yetiştirmiş sonrada tasavvuf hayatına adımını atmıştır. Tasavvuf felsefesi bakımından kendinden öncekilere göre bir yenilik getirmemiştir. Ancak mutasavvıf olarak dünyayı red ve terk yerine, onu imara yönelmiş etrafındakileri de teşvik etmiştir. Hacı Bayram-ı Veli’nin bu yanı devrine göre çok ileri görüşü simgeler. Hacı Bayram-ı Veli’nin etrafında okuma yazma bilmeyenler ve o devrin her çeşit meslek gruplarından insanlar bulunduğu gibi başta Akşemseddin olmak üzere Germiyanoğlu Şeyhi, Eşrefoğlu Rumi, Ahmed Bican, Yazıcıoğlu Muhammed gibi bilimadamları da bulunuyordu. Bu kadar farklı kültür gruplarını aynı potada eritmesi de büyük bir başarıdır. Müridlerini el emeği ile geçinmeye yani toprağı işlemeye ve el sanatlarına yönlendirmiştir. Kısacası herkese çalışma tavsiyesinde bulunmuş kendisi de buğday, arpa, burçak yetiştirerek onlara yaşayan örnek olmuştur. Bu şekilde müridlerini toprağa bağlı yaşamaya teşvik ederek Anadolu’ya Orta Asya’dan gelen Türk göçerlerin yerleşik hayata geçmesini sağlamış, Anadolu’da kalıcı Türk birliğinin sağlanmasında ve Osmanlı Devleti’nin medeniyet yolunda aşama kaydetmesinde önemli rol oynamıştır. Hacı Bayram-ı Veli’nin koyduğu imece usulü, yani hasadı bütün köylülerin katılımı ile ortaklaşa toplama yöntemi bugün bile hala Anadolu’da uygulanmaktadır. Anadolu’da ondan başka aynı etkiyi sağlamış bir mutasavvıf gösterilemez.

Hacı Bayram-ı Veli’ye göre toplum iki ana kesime ayrılır: Zenginler ve yoksullar. Bu iki grubun arasında köprü kurulması ve yoksulların sosyo ekonomik güvenliğinin sağlanması görevini yaşadığı dönemde Hacı Bayram-ı Veli gerçekleştirmiştir. Mübarek aylarda müridleriyle beraber Ankara’nın ticari merkezlerinde dolaşır, dükkân sahiplerinden isteyenler zekat ve sadakalarını dervişlerin taşıdığı büyük bir torba içine atarlardı. Bu paralar bir yardım sandığında toplanır kimsesiz yaşlılara, dul bayanlara, öksüzlere, evlenemeyecek kadar fakir genç kızlara ve erkeklere, kitap alamayacak kadar fakir öğrencilere kısacası tüm ihtiyaç sahiplerine dağıtılırdı. Görüldüğü gibi günümüzün Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu, Bağkur gibi sosyal yardımlaşma organizasyonlarının temeli bundan beş buçuk asır önce Hacı Bayram-ı Veli tarafından atılmıştır.

Hacı Bayram-ı Veli’nin güzel adetlerinden biri de tekkesinde sürekli bir kazan kaynatmasıdır ki bu adet kök olarak Orta Asya tasavvuf geleneğine, Hoca Ahmet Yesevi’ye dayanır. Tekkesindeki bu kazanda sürekli gece gündüz burçak çorbası kaynar; gelen geçen, zengin fakir, büyük küçük, kadın erkek herkes içerdi.

Hacı Bayram Camii tekkesinde hergün sabah ve yatsıdan sonra zikir meclisleri kurulur, öğle namazından önce ve sonra başta müridler olmak üzere her gruptan insana tefsir, fıkıh, hadis, kelam hatta felsefi ağırlıklı tasavvuf dersleri verilirdi. Bu şekilde toplumun eğitimi de gerçekleştiriliyordu.

Hacı Bayram-ı Veli Anadolu’da dil ve kültür birliğinin sağlanması için Türkçe eserler yazılmasında Leme’at ve Gülşen-i Raz gibi eserlerin Türkçeleştirilmesinde etkili olmuş kendisi de halkın anlayacağı dilden, Ahmet Yesevi geleneğine uygun olarak şiirler yazmıştır. Devrinde Arapça ve Farsça eser vermek revaçta iken, Hacı Bayram-ı Veli’nin halk ile diyalog kurabileceği Türkçe’yi tercih etmesi belli bir misyona delalet eder. Bu misyon Anadolu’da dil birliğinin sağlanması ve Türk kültürürün hakim olmasıdır. Türkçecilik akımı müridlerini de etkilemiş, bu sufiler özellikle Türkçe eserler vermişlerdir. Yazıcıoğlu Muhammed, Ahmet Bican, Eşrefoğlu Rumi gibi öğrencilerinin Envaru-l Aşıkin, Muhammediye, Müzekki’n Nüfus gibi eserleri Anadolu’da yıllarca kolaylıkla okunmuştur halkın elinden düşmemiştir.

Hacı Bayram-ı Veli Camii Çilehanesi
Bayramilik’te manevi olgunluğu elde etmek üzere kırk gün süre ile insanlardan ayrılıp küçük bir çile odasında kalıp Allah’ı düşünmek, ona ibadet etmek, onun isimlerini anmak, susmak, az yemek, az içmek gibi uygulamalar büyük önem arzeder. Burda amaç zihnin Allah düşüncesi üzerinde yoğunlaşma yeteneği elde etmesidir. Bu uygulamanın temelinde Peygamber Muhammed’in peygamberlik gelmeden önce Hira mağarasında bir süre insanlardan uzak kalması, yine onun Ramazan ayının son on gününde itikafa çekilmesi vardır.

Çilehanenin biri caminin doğu kapısına açılan ancak şimdi ızgara ile kapatılan, diğeri ise son cemaat yerinin doğu köşesinde olmak üzere iki asıl girişi vardır. Ayrıca caminin içinden de merdivenli bir girişi bulunmaktadır. Günümüzde girişler son cemaat yerinden yapılmaktadır.

Çilehanenin bulunduğu alan cami gibi dikdörtgen planlıdır. Ancak bu dikdörtgen düzgün kenarlı değildir. Taş duvarlar, beyaz badanalı ve sadedir. Süsleme yapılmamıştır. Her iki girişten merdivenle, harimin yaklaşık 1/10 büyüklüğündeki düzgün olmayan bir dikdörtgen şeklindeki odaya inilir. Bu odanın batısında, yarı büyüklüğünde ikinci bir oda daha vardır. Bu odalardan ilki çeşitli amaçlarla kullanılabilecek bir giriş, diğeri abdest odasıdır. Günümüzde bu odalar ibadet amaçlı kullanılmaktadır.

Çilehanenin çile odaları ilk odaya açılan düzgün olmayan bir koridor boyu sıralanmışlardır. Bunlar dört tanedir. En sondaki çile odası mihrabın altına oldukça yakındır. Düzgün olmayan kare planlı bu odaların havalandırma bacaları vardır. Bu odaları Hacı Bayram-ı Veli ve öğrencileri Akşemseddin, Şeyh Eşrefoğlu Rumi ile tarikat üyeleri kullanmışlardır.

Hacı Bayram-ı Velî’den Nasihatler
Hiddet ve kin, hakîkatleri gören gözleri kör eder. Öfke, iyi düşünmeyi daraltır, yanıltır.
Hiçbir günâhı küçümsemeyin, çok çalışın. Boş gezenler, zengin bile olsa, arkadaşları şeytan, kalbleri şeytanın konağı olur.
İnsanların fitnesinden kurtulmak istiyorsanız, çarşı ve pazarlarda sık sık bulunmayınız
Dünyâ gamından, nefsin sıkıştırmasından hafifleyip kurtulmak istiyorsanız, kabristanları sık sık ziyâret ediniz.
Ayıp ve kusurlarını gördüğünüz arkadaşlarınızın, komşularınızın, sırlarını ifşâ etmeyiniz. Çünkü gördüğünüz bu sırlar, size emânettir. Emânete hiyânet ise, çirkin bir harekettir. Emaneti koruyunuz.

Hacı Bayram-ı Veli’den Bir Şiir örneği
Bilmek istersen seni,
Cân içinde ara cânı.
Geç cânından bul ânı,
Sen seni bil, sen seni.

Kim bildi ef’âlini,
Ol bildi sıfâtını,
Anda gördü zâtını,
Sen seni bil, sen seni.

Görünen sıfâtındır,
O’nu gören zâtındır,
Gayri ne hâcetindir,
Sen seni bil, sen seni.

Kim ki hayrete vardı,
Nûra müstagrak oldu,
Tevhîd-i zâtı buldu,
Sen seni bil, sen seni.

Bayram özünü bildi,
Bileni anda buldu,
Bulan ol kendi oldu,
Sen seni bil, sen seni.

Mimar Sinan ve Süleymaniye camii’nin sırları

23 Eylül 2018 Yazan  
Kategori TARİHİ BİLGİLER

Mimar Sinan’ın  sırları

Süleymaniye Camisi’nde gizli bölmede bulunan notta ne yazıyor? Süleymaniye’nin dört kubbesi neyi temsil ediyor? Camii’nin inşaasına neden ara verilir? İran Şahı’nın gönderdiği mücevherler nerede? Kandilde yanan isler ne işe yarıyor? Süleymaniye Camisi’nin yapımı sırasında Mimar Sinan neden yok oluyor?

Süleymaniye Camisi’nde Japonların şaşırdıkları an.. İşte Sinan’ın eserlerine gizemli yolculuk…

Mimar Sinan, bir gün, dostlarından ve devrinin şair ve ediplerinden Mustafa Saî Çelebi’ye gelerek, “Çok kocadım. İsterim ki, öldükten sonra adım unutulmasın. Hizmetlerim anılıp hayırla anılayım. Anlatacağım hatıralarımı nazım ve nesir diliyle yazar mısın?” der.

Bunun üzerine Çelebi, Mimar Sinan’ın anlattıklarını yazmaya başlar ve küçük bir kitap ortaya çıkar.
Saî Mustafa Çelebi’nin Mimar Sinan’ın ağzından kaleme aldığı, “Tezkiretü’l Bünyan” ve “Tezkiretü’l Ebniye” adını verdiği ve günümüzde ‘Yapılar Kitabı’ adı altında toplanarak yayımlanan bu eseri, büyük ustanın yaşam öyküsünü, eserlerinin envanterini ve kendi dönemine ait gözlemlerini içeriyor.

Cami inşa edilirken, Sinan’ın mihrapta nargile içtiği söylentisi yayılır. Söylenti padişaha kadar ulaşır.
Kanunî, bu söylenenlere inanmak istemese de bir gün ansızın inşaata baskın yapar. Bakar ki, Sinan gerçekten mihrapta nargile tokurdatıyor.
“Mimarbaşı, camide nargile içilir mi, sen bu işi yapmazdın, nedir bunun hikmeti” diye sorar.

Sinan şöyle cevap verir: “Sultanım, dikkat edin nargilemde tömbeki, tütün yoktur. Sadece suyun fokurdamasından meydana gelen sesin cami içerisinde dağılımını kontrol ediyorum. Buradaki suyun sesi caminin her tarafına eşit yayılırsa, yarın burada Kuran okuyacak olan hocanın sesi de 60-70 metreye kadar toplanan cemaat tarafından duyulacaktır. İşte bu yüzden, akustiği kontrol ediyorum.”

Süleymaniye Camii’nin ayrıntılarına inildikçe insanı büyüleyen pek çok özelliği ortaya çıkıyor.
Caminin temelleri atıldıktan sonra, temelin iyice oturması ve sonradan bir çöküntü olmaması için, inşaata bir yıl ara verilir.

Ağır masraflar yüzünden caminin yapımına ara verildiğini zanneden İran Şahı Tahmasp Han, inşaatın devamı için, kıymetli mal yüklü bir kervanı ve içi değerli taşlarla, mücevherlerle dolu bir kutuyla, bu hediyeleri göndermesinin sebebini açıklayan bir mektubu Kanunî’ye yollar.

Bu mektuba ve üsluba sinirlenen padişah, malları elçinin gözleri önünde bahşiş olarak dağıtır ve kutuyu Sinan’a vererek içindeki mücevherleri yapının taşlarına karıştırmasını buyurur.

Mimar Sinan, değerli mücevherleri minarelerden birinin taşları arasına maharetle yerleştirir. Güneş ışığında pırıl pırıl parladığı için bu minareye ‘Cevahir Minaresi’ adı verilir. Evliya Çelebi zamanla sıcaktan bozulduğunu ve taşların pırıltısının kaybolduğunu belirtir.

Süleymaniye’nin dört minaresi İstanbul’da yaşamış dört büyük hükümdarı; Fatih Sultan Mehmet, II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman’ı ya da camiyi yaptıranın İstanbul’un fethinden sonraki dördüncü padişah olduğunu temsil eder.

Minarelerin uzun ve kısa düzenlenişi, ana kütleyle beraber yapıya modüler sistemde piramidal bir görünüm kazandırır. Uzaktan bakıldığında, birbiri üzerinde göklere yükselen bir merdiven gibi duran bu orantı ustalığı, Hıristiyan öğretide, “Yakub’un Merdiveni” ile anlam bulur.

KANDİLLERİN İSİNDEN MÜREKKEP
Caminin içinde yanan yaklaşık 250-300 kadar kandilin isi, yukarıdaki bir akımla kapı üstündeki dört pencereden is odasına çekilirdi. Kitap yazımında ve hattatlıkta kullanılan mürekkebin en güzeli bu isten elde edilirdi.

Halen Süleymaniye Kütüphanesi’nde mevcut olan bazı kitaplar bu isle yapılan mürekkeple yazılmıştır.
Geçtiğimiz yıllarda Süleymaniye Camii’nin yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı anlaşılmış.
Eğer çözüm bulunamazsa, koca cami kısa bir zaman içinde yıkılacakmış. Caminin tüm taşıyıcı yükü kemerlerindeymiş. Bu kemerlerin ortalarında bulunan kilit taşları zamanla aşınmış. Ama elde yazılı bir proje olmadığı için nasıl değiştirileceği bilinmiyormuş.

Hemen Türkiye’nin en yetkin mühendis ve mimarlarından oluşan bir heyet oluşturulmuş. Ortaya bir sürü fikir atılmış. Her kafadan bir ses çıkmış ama sonuç alınamamış.

GİZLİ BÖLME
Tartışmalar sürerken caminin içinde büyük bir karmaşa sürüyormuş. Ülkenin çeşitli bilim kuruluşlarından bir sürü mimar, mühendis kemerleri inceliyormuş. Bu adamlardan biri ortalarda dolanırken, kazara, gizli bir bölme bulmuş.

Bölmede, üzerinde eski yazı olan bir not varmış ,Uzmanlara inceletilen kağıdın orijinal olduğu belgelenmiş. Bu kağıt parçası bizzat Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan bir mektupmuş. Mektupta yazılanlar günümüz Türkçesine tercüme ettirilince ortaya söyle bir metin cıkmış.

SİNAN’IN BIRAKTIĞI NOT
“Bu notu bulduğunuza göre kemerlerden birinin kilit taşı aşındı ve nasıl değiştirileceğini bilmiyorsunuz

Koca Sinan, kademe kademe, kilit taşının nasıl değiştirileceğini anlatıyormuş. Bu oyuk içinde yer alan bir şişe ve şişe içindeki notta söyle bir şey yazıyormuş: “Her kim bu tas eskidiğinde yenisiyle değiştirmek isterse eski taşın yerine takılacak. Yeni kilit taşının iki tarafından yağlı iple taşı bir taraftan sokup öteki taraftan çeksin ve sonra ipin dışarıda kalan kısımlarını kessin.”Heyet Sinan’ın söylediklerini aynen yapmış. Süleymaniye Camisi böylelikle kurtarılmış. Bu mektubun Topkapı Sarayı’nda saklandığı söyleniyor.

* * *

SELİMİYE CAMİİ İNŞAATININ HİKAYESİ
Hz. Muhammed’i (S.A.V) rüyasında gören padişah II. Selim, Peygamberin emri üzerine onun rüyada işaret ettiği, bugünkü cami alanının bulunduğu yere bir cami yaptırmaya karar vermiştir. Selimiye’nin Temel Taşları Hakkında Koca Sinan, ustalık eserimdir, dediği bu yapının inşaatına başlamadan önce, inşaatta kullanacağı bütün taş malzemeyi araziye yerleştirmiş. İki yıl süresince tonlarca taş zeminin üzerinde beklemiş.

İnşaatçıların kullandığı “zeminin oturması” denen bir olay vardır. Sinan da Selimiye’nin zeminini önceden sıkıştırarak,bu şekilde zeminin oturmasını sağlamıştır. Böylece iş bittikten sonra oluşacak olan çatlama ve kaymaların önüne geçmiştir. Temellerinin atılmasının uzun sürmesi hakkında İnşaat hızla ilerlemekte iken, Mimar Sinan bir gün ortadan kaybolmuş. Her yeri aramışlar, ama Mimar Sinan’ı kimse bulamamış. Tam 8 yıl sonra, Mimar Sinan çıkagelmiş. Caminin kaldığı yerden devam etmesini buyurmuş. Sultan Selim, inşaatın 8 yıl beklemesine çok sinirlenmiş: “Tez getirin Sinan’ı” diye buyruk çıkartmış.

Sultan Selim bu; tüm saray eşrafı korkudan tir tir titriyor, Selim’in gazabından korkuyorlarmış. Mimar Sinan gayet sakin huzura çıkmış. Selim “anlat” demiş sadece, gözlerinden şimşekler çakıyormuş. Hazır olmasını buyurduğu celladın eli kılıcının kabzasına gitmiş. Sinan kendinden emin, temelin sağlam olması için zaman gerektiğini söylemiş ve eklemiş: “Hesaplarıma göre 8 yıl gerekiyordu” demiş. Sultan Selim, eliyle cellada dur işareti vermiş ve Mimar Sinan’ın dehası karşısında diyecek bir şey bulamamış. Selimiye ve Çağrışımlar Selimiye Camii’nin 31.25 m çapındaki tek kubbesi Allah’ın tek olduğuna işaret eder. Benzer şekilde, Selimiye Camii’nin pencerelerinin 5 kademeli oluşu İslam’ın 5 şartını, 4 vaaz kürsüsü 4 hak mezhebini, Selimiye Külliyesi’ndeki toplam 32 kapı islamiyetin 32 farzını, arka minarelerde 6 yolun olması imanın 6 şartını, 12 şerefesi ise onikinci padişah tarafından yaptırıldığını ifade etmektedir.

Koca Sinan, ustalık eserimdir, dediği bu yapının inşaatına başlamadan önce, inşaatta kullanacağı bütün taş malzemeyi araziye yerleştirmiş. İki yıl süresince tonlarca taş zeminin üzerinde beklemiş.

İnşaatçıların kullandığı “zeminin oturması” denen bir olay vardır. Sinan da Selimiye’nin zeminini önceden sıkıştırarak,bu şekilde zeminin oturmasını sağlamıştır. Böylece iş bittikten sonra oluşacak olan çatlama ve kaymaların önüne geçmiştir.

İnşaat hızla ilerlemekte iken, Mimar Sinan bir gün ortadan kaybolmuş. Her yeri aramışlar, ama Mimar Sinan’ı kimse bulamamış. Tam 8 yıl sonra, Mimar Sinan çıkagelmiş.

Caminin kaldığı yerden devam etmesini buyurmuş. Sultan Selim, inşaatın 8 yıl beklemesine çok sinirlenmiş: “Tez getirin Sinan’ı” diye buyruk çıkartmış. Sultan Selim bu; tüm saray eşrafı korkudan tir tir titriyor, Selim’in gazabından korkuyorlarmış. Mimar Sinan gayet sakin huzura çıkmış.

Selim “anlat” demiş sadece, gözlerinden şimşekler çakıyormuş. Hazır olmasını buyurduğu celladın eli kılıcının kabzasına gitmiş.

Sinan kendinden emin, temelin sağlam olması için zaman gerektiğini söylemiş ve eklemiş: “Hesaplarıma göre 8 yıl gerekiyordu” demiş. Sultan Selim, eliyle cellada dur işareti vermiş ve Mimar Sinan’ın dehası karşısında diyecek bir şey bulamamış.

Not: Yukarıdaki yazılar alıntıdır.Kesin belgelere dayanmaz. İlgimi çekti sizlerle paylaşmak istedim.İstediğiniz gibi araştırıp yorumlaya bilirsiniz karar sizin.Editör H.Mettin Yiğit

Çörek otu Ölümden başka her derde deva

23 Eylül 2018 Yazan  
Kategori BİTKİLER VE SAĞLIK

ÇÖREK OTUNUN HASTALIKLARA FAYDALARI
Çörek otu 2000 seneden daha uzun bir zamandır Ortadoğu ve Uzakdoğu ülkelerinde doğal bir ilaç olarak kullanılmaktadır.
ÖLÜMDEN BAŞKA HER DERDE DEVA ÇÖREK OTU
Çörek Otu nedir faydaları nelerdir? Hangi hastalıklara iyi gelir:
Çörek otunun faydaları,oldukça fazla olmaktadır. Başta ülkemiz olmak üzere, hemen hemen bütün ülkelerde çörek otu bitkisel tedavi amacıyla kullanılmaktadır. Özellikle Avrupa devletlerinde bağışıklık sistemini çok güçlendirdiği bilindiği için, tüketilmesi gerektiği uzmanlar tarafından önerilmektedir. Afrika’nın kuzeylerinde, Hindistan’da, Avrupa’da, Amerika da ve ülkemizde yetişmektedir.

Çörek otu ülkemizde hemen hemen bütün illerde yetişen ve 20 ila 40 santim arasında olan bir bitki olmaktadır. Bitkinin tohumu olan çörek otu, son derece sağlıklı ve faydalı olduğu için sık sık tüketilmesi gerekmektedir.

Çörek otu tam bir vitamin deposu olmaktadır. Birçok vitamin ve etken maddesi olduğu için birçok rahatsızlığa iyi gelmektedir. Çörek otu; Karbonhidrat, bitkisel yağ ve protein bakımından çok zengin olduğu için, birçok derde deva olduğu bilinmektedir. Omega-6 ve Omega-3 bakımından çok zengindir. Kalsiyum ihtiyacınız varsa, o zaman sizlerde günce 1 avuç tüketmeniz gerekmektedir. Sodyum ve demir ayrıca fosfor da içerisinde barındırmaktadır. Yapılan araştırmalarda, A vitamini, B vitamini, B12 ve B2 vitamini açısından da çok etkili olduğu ve tam bir vitamin kaynağı olduğu bilinmektedir. Magnezyum ve bakır ihtiyacınız varsa mutlaka sizler de Çörek Otunun Faydalarından yararlanmanız gerekmektedir.

* Çörek otunu, sadece hastalandığınız zaman değil, hasta olmadığınız zamanda tüketebilirsiniz.

* Eğer bağışıklık sisteminiz zayıfsa ve bağışıklık sisteminizi güçlendirmek istiyorsanız, uzmanlar tarafından çörek otunu tüketmeniz gerektiği söylenmektedir.

* Vücudunuzda bulunan mikropların yok olmasını sağlayacaktır.

* Bakterilerle savaştığı bilinmektedir.

* Grip ve ya nezle gibi rahatsızlıkları daha kolay atlatmanızı sağlayacaktır.

* Direncinizin artmasını sağlayacaktır.

* Nefes darlığınız varsa kullanmanız gerekmektedir.

* Astım hasatlıklarına birebir gelmektedir.

* Üst solunum yollarınızın açılmasını sağlayacaktır.

* AİDS hastalığına çok iyi gelmektedir.

* Prostat, Meme, Rahim kanserine çok iyi gelecektir.

* Kanser hücrelerinin çoğalmasını engelleyecektir.

* Vücudumuzda bulunan ve insan sağlığına zararlı olacak olan toksinleri vücudunuzdan atmanızı sağlayacaktır.

* Kolon Kanseri olmanızı engelleyecektir.

* Şeker hastalığına iyi gelecek ve yüksek şekeri olanların şekerini dengeleyecektir.

* Kan şekerini düzene sokar.

* Alerji rahatsızlıklarına iyi gelecektir. Özellikle ilkbaharda oluşan polen alerjisi olanların kullanması gerekmektedir.

* Egzama gibi rahatsızlığınız varsa, Çörek otu iyi gelecektir.

* Romatizma ağrısı çekiyorsanız, o zaman sizlerin de çörek otu tüketmeniz gerekmektedir.

* Mide hastalıklarında son derece etkilidir.

* Reflü, Ülser ve gastrit rahatsızlıklarına çok iyi gelmektedir. Ve tedavi edici özelliği bulunmaktadır.

* Karaciğer yağlanmasına karşı direnç gösterir ve karaciğer yağlanmasını engelleyecektir.

* Kalp rahatsızlığınız varsa ve damarlarınız tıkalıysa, damarları açma özelliği bulunmaktadır.

* Kolesterolünüzün normale dönmesini sağlayacaktır.

* Yüksek tansiyon hastalarının tüketmesi gerekmektedir.

* Basur rahatsızlığını geçirdiği bilinmektedir.

* Saçların Beyazlamasını önlemektedir.

* Diş ağrısında ve Diş eti iltihaplarında kullanılmaktadır.

* Vücudunuzda bulunan herhangi bir virüs ya da bakterinin yok olmasını sağlayacaktır.

* Solunum güçlüğü çeken insanların tüketmesi gerekmektedir.

* Birçok kanser hücresinin çoğalmasını engeller.

* Sizi kansere karşı koruyacaktır.

* Kan Şekerinin düzene girmesini sağlayacaktır.

* Uykusuzluk çekiyorsanız uykunuzun düzene girmesini sağlayacaktır.

* Stresli zamanlarda kullanıldığında sizi rahatlatacaktır.

* Zindelik verildiği ve yorgunluğu alması ile bilinmektedir.

* Tıkalı olan kalp damarlarınızın açılmasını sağlar

* Cinsel sorunları olan erkeklerde, Cinsel sorunları en aza indirger.

* Yediğiniz yemekleri hazmetmenizi kolaylaştırır

* Toksinlerden arınmanızı sağlayacaktır.

* Balgam söktürdüğü bilinmektedir.

* Safra temizlediği bilinmektedir

* Yaralarınızın iyileşmesini sağlayacaktır.

* İltihaba karşı birebir olacaktır.

* Ölü hücreleri temizleyecektir

* Alerji oluşumunun önüne geçer

* Adet düzenleyici etkisi vardır.

* Hormonlarınızı dengeler.

* Depresyondan çıkmanıza yardımcı olur

* Anksiyete rahatsızlığına iyi gelmektedir.

HANGİ HASTALIĞA KARŞI ÇÖREK OTUNU NASIL KULLANMAMIZ GEREKİR

Astıma İyi gelir:
Günde üç defa yaptığınız Türk kahvesine 2 damla çörek otu yağı koymanız gerekmektedir.
Romatizmaya iyi gelir:Bir tatlı kaşığı çörek otunu havanda iyice ezin ve toz halindeki çörek otunu kahvenize ya da çayınıza karıştırıp için.

Şeker Hastalığı:
Özellikle Hindistan ülkesinde, Şeker hastalığı tedavisinde kullanılmaktadır. Hardal tohumu ve çörek otunu mikserden geçirip toz haline getirin ve yaklaşık 3 ay boyunca bu karışımı sabahları aç karnına tüketin.

İshal rahatsızlığı olanlar:
1 kâse yoğurt içeresine bir fincan kadar taze çörek otu koyup, günde 2 defa tüketin.

Öksürük:
Özellikle Afrika’nın Kuzeylerinde Kuru öksürüğü olanlar için, kahve ile çörek otu karıştırılıp, zeytinyağı ile karışım yapılır. Ve bu karışım günde sabah ve akşam olmak üzere göğüs bölgenize sürülür.

Burun Tıkanıklığı:
Çörek otundan elde edilen yağ, burun deliklerine üç ya da dört damla damlatılması sonucunda, burnunuzun açıldığını göreceksiniz.

Baş Ağrısı:
Alın ve ense kısmı çörek otu yağı ile ovulması sonucunda, baş ağrısı ortadan kalkacaktır.

Cilt Kırışıklıkları:
Zeytinyağı ve Çörek otu yağı karıştırılarak cilde sürülür.

Yüksek Tansiyon:
Sarımsak ile birlikte tüketildiği zaman, Tansiyonunuzu dengeleyecektir.

Uykusuzluk:
Bal ile çörek otunu karıştırıp, tüketmeniz halinde kısa süre içerisinde uykunuz düzene girecektir.

Diş Ağrısı:
Sirke ile çörek otu tohumlarını pişirdikten sonra soğuyan bu çayı içmeniz gerekmektedir.

Her türlü mide ağrısı:
Çörek otu tohumlarını kavurun. Kavrulmuş olan tohumları sabah ve akşam olmak üzere bir çay kaşığı kadar yemeniz gerekmektedir.

Sinir Hastalıkları:
Depresyon ve ya anksiyete gibi rahatsızlıkları önlemek amacıyla her gün çiğ olarak tüketilmesi gerekmektedir.

Erkeklerde Görünen iktidarsızlık:
her gün düzenli olarak çörek otunu sabahları aç karnına tüketmeniz gerekmektedir.

Kas Ağrıları:
Çörek otu yağı, ağrıyan yerlere sürülmesi gerekmektedir.

Macellan kimdir hayatı

23 Eylül 2018 Yazan  
Kategori TARİHİ BİLGİLER

Fernando Macellan 1480 – 1521
Fernando Macellan,dünyanın çevresini dolaşan deniz yolunda ilk seferi tamamlayan ve bu yolu bulmasıyla dünya tarihine geçen Portekizli bir denizcidir.

İspanya Krallığı’nın desteğiyle denize açıldı. Hikâyesi, bu seyahate eşlik eden Antonio Pigafetta’nın anılarını yazması sayesinde günümüze ulaşmıştır.

Soylu bir aileye mensup olan Macellan 1480 yılında Portekiz”in Sabrosa şehrinde doğmuştu. Henüz çocuk sayılacak yaşta, saray hizmetlerinde yetiştirilmek amacıyla kralın yanına verildi. 25 yaşındayken Portekiz donanmasında görev aldı. Donanmanın seferlerinden birinde,Fas”ta Araplarla çarpışırken yaralandı ve bu yaradan kalma sakatlığı hayatının sonuna kadar sürdü.

Portekizli denizci Macellan, Büyük Okyanus’u aşan bir araştırma gezisi yapmış ilk insandır.
Dünyayı dolaşmak üzere denize açılan 237 (diğer bir kaynağa göre 270) denizcinin sadece 18’i İspanya’ya dönerek seyahatini tamamlamayı başardı. Bu denizcilere Macellan’ın ölümünden sonra yönetimi devralan Juan Sebastián Elcano adlı İspanyol liderlik etmiştir.

Macellan daha küçük yaşında,deniz ve denizcilikle, coğrafya bilimiyle çok ilgileniyordu.Tarihin bu döneminde,ünlü bazı denizcilerin seferleriyle,yapılan keşiflerle,o tarihe kadar bilinen coğrafyada değişiklikler olmuştu. Macellan, Asya”nın güneyinde tükenmez baharat ve altın kaynaklarıyla zengin adaların varlığından söz edildiğini işitmişti.Yeni yeni ülkeler bulan,kendi uluslarına büyük zenginlikler kazandıran kaşiflere özeniyor, onların arasına katılmak istiyordu.

Bu isteği,zamanla bir saplantı,bir tutku niteliğini aldı. Portekiz”den kalkıp daima batıya doğru yol alınırsa, sonunda doğu ülkelerine varılacağını tasarladı. Macellan başlangıçta devamlı olarak doğu yönünde gitmeyi ve batıdan dönmeyi düşünmüştü. Fakat Portekiz kralı onun bu tasarısına karşı çıktı. Bunun üzerine çaresiz kalan Macellan İspanya kralına başvurdu. İspanya kralı öneriyi kabul etti. Ancak ,İspanyayla Portekiz arasında bir anlaşma vardı. Doğuya seferler yapmak hakkı Portekiz”e tanınmıştı. Bu nedenle, Macellan”ın batıya doğru açılması gerekiyordu.

10 Ağustos 1519 tarihinde, Macellan İspanya”nın Sevil limanından beş gemi ve 300 kişiyle denize açıldı. Gemiler küçüktü. İspanyol mürettebat,bir Portekizlinin komutası altında olmaktan hoşnut değildi. Bunun için, yolculuk hayli güç şartlar altında devam etti. Mürettebat hoşnutsuzluğunu sık sık açığa vurmaktan çekinmiyor,işi baş kaldırmaya kadar götürüyordu.

1520 yılının Ekim ayında,gemiler Güney Amerika kıyılarından aşağılara inerek şimdiki adıyla “Macellan Boğazı” na girdiler. 22 günlük bir yolculuktan sonra,boğazın öbür çıkışındaki okyanusa ulaştılar. Macellan,burada sular Atlas Okyanusu”na oranla daha sakin olduğu için,bu okyanusa “sakin” anlamına “Pasifik” adını verdi.

Boğaz”a girmeden önce bir fırtına esnasında gemilerden biri batmış,ikinci bir gemi de gecenin karanlığından yararlanarak gizlice kaçmıştı.Macellan”ın gemileri Pasifik Okyanusu”nda yaklaşık olarak 4 ay yol aldılar. Yiyecek tükenmeğe yüztutmuştu. Tayfaların çoğu hastaydı. Sonunda okyanustaki küçük adalardan birini gördükleri zaman, gemileri bir bayram havası kapladı. Bugünkü adıyla Mariana Adaları”na gelmişlerdi. Burada karaya çıkılıp yiyecek ve su ikmali yapıldı. Sonra tekrar yola çıktılar. Yolculuğun başlangıcından 1 yıl zaman geçmişti ki Filipin adaları”na vardılar.

Maeellan ve adamları Filipinler”de aylarca kaldılar.Adalar arası gezintiler yaparak baharat ve altın toplamağa çalıştılar. Yerlilerle iyi geçinmeğe çalışmasına rağmen, bir kabile başkanına yardım için onun düşmanlarıyla çarpışmak zorunda kaldı ve bu çarpışmada yaralandı. Ertesi gün, 27 Nisan 1521 tarihinde de hayata gözlerini kapadı.

Filipinler”den iki gemiyle ayrılan Macellan”ın adamları, bugünkü Endonezya adalarına ulaştıkları zaman 50 kişi kalmışlardı. Gemilerden birini de yolda terkettiler. Endonezya adalarında,batıdan buralara gelmiş olan Portekizliler”l ekarşılaştıkları zaman, dünyanın yuvarlak olduğu kesinlikle anlaşılmıştı.

1522 yılının Eylül ayında Portekiz”e döndüklerinde, sadece bir gemiye sığışmış 31 kişiydiler.

Macellan’ın keşifleri
Macellan’ın keşif gezisi dünya çevresinde yapılan ilk seyahattir ve Güney Amerika’daki boğazdan geçerek Atlas ile Büyük Okyanus’u birleştiren ilk deniz yolculuğudur. Macellan’ın ekibi Avrupa için tamamen yeni olan pek çok hayvan türü ile karşılaştı. Bunlardan bazıları “hörgüçsüz develer” olarak tanımlanan lamalar ve “tüyleri yolunmayan fakat derisi yüzülen siyah kazlar” olarak tanımlanan penguenlerdir.
En yakın iki galaksi olan Macellan Bulutsuları Güney yarımkürede keşfedildi. 69.800 km olan yolculukları sayesinde dünyanın çevresini de hesaplanmış oldu.
Bu yolculuk sayesinde, uluslararası bir saat sisteminin gerekliliği ortaya çıktı. Döndüklerinde, dikkatle tutulan seyir defterine rağmen geride kalanlarla günlerinin uyuşmadığını farkettiler. Fakat günlerin uzunluğu arasındaki farkı hesaplayacak kadar kesin ölçüm yapabilen saatleri yoktu. Zamanla ilgili bu olgu büyük heyecan yarattı, özel bir heyet bu garipliği bildirmek üzere Papa’ya yollandı.

Halt etmişsin ( Günün süper fıkrası )

23 Eylül 2018 Yazan  
Kategori HİKAYE,MASAL,ÖYKÜ,FIKRA

Stres meselesi ( Fıkra )
Adamın biri doktora gider. Uzun bir muayeneden sonra doktor hastanın sıkıntısının kabarık bir alacak verecek meselesinden kaynaklandığını teşhis eder. Hastasına şu tavsiyede bulunur:

– Beyefendi böyle şeylerin sizi bu hale sokmaması lazım. Bakın mesela iki hafta evvel bana gelen bir hasta tıpkı sizin gibi stres içindeydi. Bakkalına olan borcunu ödeyemediğinden sıkıntıdan çıldıracaktı. Kendisine borcu unutmasını tavsiye ettim. Adamcağız dediğimi yaptı ve rahata kavuştu:

Hasta öfkeyle ayağa kalkmış

– Halt etmişsinin doktor bey, o bahsettiğiniz bakkalda benim.

Sonraki yazılar »