Patates çorbası tarifi yapılışı

21 Mayıs 2018 Yazan  
Kategori KADIN VE MUTFAK

PATATES ÇORBASI NASIL YAPILIR TARİFİ
Hep aynı çorbaları içmekten sıkılanlara, “patatesi her türlü yerim” diyenlere, alternatif tarif arayanlara sıcacık patates çorbası tarifi…
Yeni tarifler denemeyi seviyorsanız bu patates çorbası tarifine bayılacaksınız. Yanına bir de kıtır ekmek olursa tadından yenmez.

MALZEMELER

4 patates
1 soğan
1 tatlı kaşığı un
2 kaşık sıvıyağ
3 bardak su
1 bardak süt
Tuz
Karabiber
Pulbiber
Tereyağı

Patates çorbası yapılışı:

Patatesleri ve soğanı soyup küp küp doğrayın. Sıvıyağda 5 dakika kadar kavurun. Tuz, karabiber ve un ekleyerek kavurmaya devam edin. Sütünü ve suyunu ilave edip kaynayana kadar karıştırın. Kaynadıktan sonra kısık ateşte 30 dakika daha pişirin. Blendera çekin. Kızdırdığınız tereyağında pulbiberi yakıp üzerine dökerek servis edin.

Afiyet olsun!

Fincan Böreği Tarifi

20 Mayıs 2018 Yazan  
Kategori KADIN VE MUTFAK

FİNCAN BÖREĞİ TARİFİ YAPILIŞI
MALZEMELER:

3 yufka

3 yumurta

100 gr. beyaz peynir

2 tane haşlanmış patates

50 gr. margarin

tuz, karabiber

1 kahve fincanı süt

1 kızartmak için bir kahve fincanı sıvı yağ

fincan böreği Yapılışı

YAPILIŞI:

Patatesleri iyice ezin, bir kapta patatesi, peyniri, margarini, tuzu, biberi, yumurtayı karıştırın.

Yufkayı yayın, bu karışımdan üzerine sürün. İkinci yufkayı yayın, kalan karışımı da bunun üzerine koyun.

Üçüncü yufkayı da yayın, elinizle hafifçe bastırın, bir kahve fincanı yardımı ile kesin, kızgın yağda kızartın veya üzerine hafif yumurta sarısı sürün.

Fırında kızarana kadar pişirin. Afiyet olsun.

Çanakkale Mantısı Tarifi

20 Mayıs 2018 Yazan  
Kategori KADIN VE MUTFAK

ÇANAKKALE MANTISI TARİFİ YAPILIŞI
Müthiş bir lezzet değişik bir damak tadı eminim bu lezzeti çok seveceksiniz
Malzemeler:

500 gram un

1 adet yumurta, tuz

İç malzemesi;

1 su bardağı nohut

2-3 diş sarımsak

2 su bardağı yoğurt

3 adet soğan

1 su bardağı pirinç

2 yemek kaşığı sıvıyağ

Yarım su bardağı sütlü bulgur

100 gram kıyma

1 çay kaşığı karabiber, tuz

Yapılışı ve Hazırlanması:

* Yumurta, tuz ve un, suyla karıştırılarak sert bir hamur yapılır. Yarım saat dinlendirilir.

* Soğanlar ince ince doğranır. Yağda biraz kavrulur. Kıyma katılır. Pirinç ve bulgurdan da ilave edilerek, kavurmaya devam edilir. Bir bardak kaynar su dökülür ve karıştırılır. Ateşi kısılır. Suyunu çekeceğine yakın, tuz ve karabiber katılır. Ocaktan alınır. Hamur açılıncaya kadar bekletilir.

* Hamur üçe bölünür. Oklavayla yarım santim kalınlığında açılır. Sonra ikişer santim uzunluğunda karelere kesilir. Ortalarına hazırlanan içten konarak, poğaça şeklinde kapatılır. Yağlanmış tepsiye dizilerek fırına sürülür. İyice kızarınca fırından alınır.

* Üzerine, akşamdan ıslatılmış ve haşlanmış nohut katılır. Tuz serpilir. Üzerine çıkıncaya kadar sıcak su veya et suyu dökülür. Tekrar fırına sürülür. Suyunu çekinceye kadar pişirilir.

* Yeneceği zaman sarmısaklı yoğurt dökülür. İstenirse, biberli yağ da kızdırılıp dökülebilir.

Not: Bu mantıda; kıyma kullanılmadan, tavuk eti de kullanılabilir. Tavuk pişirilir. Etleri didilir. Üzerine nohut ve tavuk suyu gezdirilir.

Tarçınlı Rulo Çörek Tarifi

20 Mayıs 2018 Yazan  
Kategori KADIN VE MUTFAK

TARÇINLI RULO ÇÖREK
Malzemeler

250 mililitre
süt
(ılık)
2 yemek kaşığı
tereyağı
6 su bardağı
un
100 gram
toz şeker
2 adet
yumurta
1 çay kaşığı (silme)
tuz
1 paket
yaş maya

İç Harcı için:
1 su bardağı
esmer şeker
1 tatlı kaşığı
toz tarçın
2 yemek kaşığı
tereyağı

Nasıl Yapılır?

Sütü bir sos tenceresine alın ve kaynamayacak şekilde ısıtın.

Isınan sütün içerisine margarini koyun ve eriyinceye kadar kısık ateşte karıştırın ve ocaktan alın.

Yaş mayayı ayrı bir kapta, üzerine çok az sıcak su ilave ederek eritin.

Geniş bir kabın içerisine unu koyup ortasını açın.

Ortasını yuva şeklinde açtığınız una tuz, süt ve margarin karışımı, eritilmiş yaş maya, şeker ve 2 yumurtayı da ekleyip, yoğurun.

Kulak memesinden biraz daha yumuşak kıvamda olan hamuru yaklaşık 30 dakika kadar mayalanmaya bırakın.

İç harcı için bir sos tavasında margarini eritin.

Ayrı bir kapta esmer şeker ve tarçını karıştırın.

Mayalanan hamuru ikiye ayırın ve 2 ayrı dikdörtgen olacak şekilde merdane ile açın.

Açılan hamurların üzerine margarini iyice yedirin. Esmer şeker ve tarçınlı karışımı hamurun her yerine eşit yayılacak şekilde serpiştirin.

Hamuru rulo şeklinde katlayın ve her biri 3 parmak kalınlığında olacak şekilde kesin.

Fırın tepsisine yağlı kağıt serin ve çörekleri aralarında boşluk olacak şekilde dizin.

Fırın tepsisine dizilen çörekleri yaklaşık 10 dakika kadar beklettikten sonra önceden ısıtılmış 200 derece fırında 15 dakika pişirin.

Servis Önerisi

Çay veya kahve ile birlikte nefis olur!

Üzümlü Kremalı Çörek Tarifi

20 Mayıs 2018 Yazan  
Kategori KADIN VE MUTFAK

ÜZÜMLÜ KREMALI ÇÖREK TARİFİ YAPILIŞI
Çok seveceğiniz ve de beğenerek tüketeceğiniz harika bir tarif
MALZEMELER
Un (350 gram)
Yaş maya veya kuru maya (bir paket)
Tuz (bir fiske)
Toz şeker (elli gram)
Yumuşak tereyağı (elli gram)
Vanilya (bir paket)
Ilık süt (125 ml)
Yumurta (bir adet)

Krema malzemeleri
Yumurta sarısı (iki adet)
Toz şeker (75 gram)
Süt (250 ml)
Nişasta (iki yemek kaşığı)
Vanilya (bir paket)

Kreması için
Kuru üzüm (250 gram)

Hazırlanışı

Çöreklerimiz için öncelikle işe hamurumuzu yapmakla başlayacağız. Öncelikle derin bir kaba ılık süt, bir yumurta, bir maya, şeker ve bir vanilya eklenerek güzelce karıştırılır. İyice karıştıktan sonra karışımımızın içine tuz ve un ilave edilerek güzelce yoğuralım. Hamurumuz yumuşacı ve ele yapışmayacak kıvama geldiğinde hamurumuzun üzerini streç film ile kapatıp 60 dakika kadar mayalanmasını sağlayalım.

Hamurumuz dinlenirken üzümlerimizi soğuk bir suya alarak yaklaşık on beş dakika kadar bekletip, süre sonunda güzelce süzelim.

Kremamız için ise tenceremize sütü ve vanilyamızı koyarak kaynamasını sağlayalım. Diğer bir taraftan ise derin bir kapta yumurta sarısı, toz şeker ve vanilyamızı güzelce çırpalım. İyice çırptıktan sonra nişastamızı ilave ederek çırpmaya devam edelim. (topaklanmaması için çok iyi çırpılması gerek) tencerede kaynattığımız sütü bu karışımımıza ilave ederek tekrar güzelce çırpalım. Daha sonra hepsini birlikte tencereye boşaltıp tamamını kısık ateştekoyulaşana kadar kaynatmaya başlayalım ve daha sonra ateşten indirip soğumaya bırakalım.

Üzümlü kremalı çörek tarifi

Hamurumuzun bekleme süresi dolduktan sonra ise tezgah üzerinde merdane yardımı ile dikdörtgen olacak şekilde güzelce açalım. (hamurumuz burada ne çok ince, ne de çok kalın olmamalı) hamurumuzu açtıktan sonra üzerine hazırlayıp soğutmuş olduğumuz kremamızı heryerine gelecek şekilde sürelim ve üzerine üzümlerimizi güzelce her yerine gelecek şekilde serpelim. Ardından bıçak yardımı ile dikdörtgen şeklimizin eninden olacak şekilde uzun uzun 1,5 cm kalınlığında (ya da arzuya göre daha ince de olabilir) şeritler kesmeye başlayalım. Kestiğimiz her bir şeriti rulo olacak şekilde sarıp yağlı kağıt sermiş olduğumuz tepsimize güzelce dizelim. Bütün hamurlarımıza aynı işlemi yaptıktan sonra önceden ısıtılmış 180 derecelik fırınımızda üzerleri kızarana dek yaklaşık on beş dakika kadar pişirelim. Bu malzemelerle bu tariften yaklaşık olarak 12 adet çörek çıkmaktadır, daha fazlası için malzeme sayısını iki katına çıkarabilirsiniz.

Afiyet olsun.

Pastane Usulü Üzümlü Kurabiye Tarifi

20 Mayıs 2018 Yazan  
Kategori KADIN VE MUTFAK

PASTANE USULÜ ÜZÜMLÜ KURABİYE TARİFİ YAPILIŞI
Pastane Usulü Üzümlü Kurabiye Malzemeleri

200 gram margarin yada tereyağı
1 çay bardağı şeker
2 adet yumurta ( 1 yumurta sarısı kurabiyenin üzerine sürülecek)
1 paket vanilya
1 paket kabartma tozu
1 su bardağı kuru üzüm
1 çay bardağı ufak kırılmış ceviz içi
1 adet limon kabuğu rendesi
Aldığı kadar un ( 3,-3,5 su bardağı kadar)

Üzeri için
Yumurta saırıs ( ayırmıştık)

Pastane Usulü Üzümlü Kurabiye Tarifi

Üzümlü kurabiye nasıl yapılır?
Kurabiyenin hamurunu hazırlayacağınız kabın içine 200 gram margarin, 1 çay bardağı toz şeker, 1 adet yumurta ve 1 adet yumurta akını ( sarısını ayırmıştık) 1 paket vanilya, 1 paket kabartma tozunu iyice harmanlayıp karıştıırn.

Üzerine yavaş yavaş un dökerek yoğurun ele yapışmayan yumuşak bir hamur yapın, kalan malzemelerden 1 adet rendelenmiş limon kabuğu, 1 çay bardağı ceviz ve 1 su bardağı kuru üzümü döküp tekrar karıştırıp hamuru hazır hale getirin.

Kurabiyenin şeklini vermek size kalmış ister kalıpla ister elinizle şekillendirip kurabiyelerinizi hazırlayabilirsiniz. Şekillenen üzümlü kurabiyeleri yağlanmış fırın tepsisine sıralayın, üzerine yumurta sarısını sürün, 180 derecede önceden ısınan fırında yaklaşık 20 dakika pişirip fırından alın. Pastane usulü üzümlü kurabiye tarifi hazır.

Afiyet Olsun.

İsrail nasıl kuruldu

20 Mayıs 2018 Yazan  
Kategori TARİHİ BİLGİLER

İSRAİL FİLİSTİNİ NASIL YUTTU
Sultan Abdülhamit İsrail tehlikesini 37 yıl önceden sezmişti.
Engellemek için çok çabalamıştı ama pes etmediler.
Sultan 2.Abdülhamid gelecekte neler olabileceğini anladığı için Filistin’e Yahudi göçünü engellemek için her şeyi yapmıştı. 1911’de doktoruna atılan adımların başlangıç olduğunu İsrail devletinin kurulacağını söylemişti. 1948’de de İsrail devlet oldu.

İngiltere 19. yüzyılın ortalarına doğru başta Filistin olmak üzere Osmanlı topraklarındaki Yahudiler’i himayeyi ve onlar vasıtasıyla Osmanlı topraklarında faaliyet göstermeyi dış politikasının unsurlarından biri haline getirdi. İngiltere’nin ve Avrupa’nın zengin Yahudiler’i de İngiltere’nin desteğiyle Filistin’i vatan hâline getirmek için harekete geçtiler.

Osmanlı Devleti’nin dış borçlar yüzünden 1875’te iflasını ilân etmesi, Yahudiler’e bir fırsat sundu. Osmanlı Devleti Filistin topraklarını Yahudiler’e satarak içinde bulunduğu darboğazdan kurtulabilirdi. Ancak böyle bir uygulamayı ne kadar zor duruma düşerse düşsün Osmanlı yönetiminin kabul etmesi mümkün değildi. İkinci Abdülhamid’in 17 Mayıs 1880 tarihli iradesiyle Yahudiler’in Filistin’e göçmen olarak yerleşmelerinin kapısı kapatıldı. Fakat benzer talepler İkinci Abdülhamid’in padişahlığı süresince hep karşısına çıkacak ve Filistin üzerinde yoğun bir mücadele yaşanacaktı. Prof. Dr. Vahdettin Engin, Yeditepe Yayınevi’nden çıkan “Pazarlık” isimli kitabında bu mücadeleyi belgelere dayanarak anlatır.

1881’de Rus Çarı İkinci Aleksandr’ın öldürülmesi üzerine Yahudi düşmanlığı iyice arttı. Yahudiler kitleler halinde Rusya’dan göç ettiler. Ayrıca Yahudiler “Sion Aşıkları” adlı bir dernek kurdular ve Siyonizm ortaya çıktı. Derneğin amacı Yahudiler’in Filistin ve Kudüs’e yerleşmelerini sağlamaktı.

Yahudi, göçlerinin bir kısmı da Osmanlı topraklarınaydı. Osmanlı yönetimi, 24 Haziran 1882’de Yahudiler’in Filistin haricinde gösterilecek yerlerde 100-150 haneyi geçmeyecek şekilde yerleşmeleri şartıyla ülkeye kabul edilebilecekleri kararını aldı. Fakat bu tedbir kesin bir çözüm olmadı. Yahudiler, çeşitli yollarla Filistin’e yerleşmeyi sürdürdüler. Özellikle mahalli yöneticiler ve bölge halkı büyük paralar karşılığında hükümetin yasağına rağmen Yahudiler’e toprak sattılar. İkinci Abdülhamid, bu gelişmeler üzerine bölgedeki boş devlet arazilerden bir kısmını şahsi mal varlığı olarak satın aldı.

1895’ten itibaren, Siyonizm’i devletlerarası bir politika haline getirmek isteyen Theodore Herzl sahneye çıktı. Herzl, ömrünü bir Yahudi devleti kurulması yolunda geçirdiği için İsrail’in manevî kurucusuydu. Herzl, Filistin’de özerk bir Yahudi devleti kurulması için 1896 ile 1902 yılları arasında beş defa İstanbul’a geldi ve 17 Mayıs 1901’de Abdülhamid’in huzuruna kabul edildi. Bütün tekliflerine rağmen bir netice alamadı.

İSRAİL KURULACAK
1908’de Meşrutiyet’ten sonra Filistin’e Yahudi göçü bir anda yoğunlaştı. İttihad ve Terakki iktidarı, 1914 Ocak’ında, Yahudiler’in Filistin’e yerleşimini önlemek için alınan tedbirleri, işe yaramadıkları gerekçesiyle yürürlükten kaldırdı.

İkinci Abdülhamid gelecekte neler olabileceğini anladığı için Filistin’e Yahudi göçünü engellemek için her şeyi yapmıştı. Nitekim Sultan Abdülhamid Selanik sürgündeyken, Doktoru Atıf Hüseyin Bey’e 1911’de bu mesele ile ilgili olarak, “Para kuvveti her şeyi yapar. Yahudiler de bugün hükümet teşkil edecek değiller ya. Bu bir başlangıçtır. Gaye-i emeldir. Şimdiden işe başlayıp birçok sene hatta bin sene sonra maksatlarına muvaffak olabilirler ve zannederim ki olacaklardır da” demişti.

İSRAİL’İ İLÂN ETTİLER
Birinci Dünya Savaşı yıllarında İngiltere’nin Siyonizm temsilcileriyle yapılan görüşmeler sonucu, 2 Kasım 1917’de Balfour Bildirisi yayınlandı. Bu bildiri ile Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulması öngörüldü. Savaşın sonunda Filistin İngiltere’nin eline geçti. Yahudiler’in Filistin’e yerleşmeleri İngiltere tarafından teşvik edildi.

Milletler Cemiyeti 1922’de aldığı bir kararla Filistin’deki İngiliz mandasını kabul etti. İngiltere bölgede Arap Devleti’ni kurdurmadığı gibi Yahudi göçlerine açmak suretiyle Filistin’i Araplar’dan kopardı. Filistin Arapları bu tehlikeyi gördükleri için mücadeleye başladılar. Ancak İngiltere ve diğer Batılı devletlerin desteğiyle 1948’de İsrail kuruldu.

İsrail’in kuruluş bildirisi, 14 Mayıs 1948’de, ülkenin ilk devlet başkanı olan David Ben Gurion tarafından Theodore Herzl’in büyük boy bir fotoğrafının altında okundu.

Keloğlan ile prenses masalı

20 Mayıs 2018 Yazan  
Kategori EDEBİYAT

Keloğlan Masallarından  Keloğlan ve prenses Masalı

Bizim bilmediğimiz çok eski olmayan zamanların birinde, köylerden şirin mi şirin bir köyde, yaşamakta olan ailelerden biri de Keloğlan ile anasıymış.
Fakirlik adeta yazgılarıymış. Onca yıl, anası bu fakirlikten kurtulmak için çok uğraşmış, ama, bir türlü kurtulamamış.
Keloğlan ne mi yaparmış? Birkaç keçi ile bir de eşeği varmış. işte her gün, gün doğarken eski püskü evinden çıkar, meralara, çayırlara uzanır, eşeği ve keçilerini bir güzel doyurduktan sonra, türkülerle, şarkılarla evine dönermiş.

Keloğlan’ın arkadaşları, kendisini her gördükle rinde:
– Yaşlı kadının Keloğlan’ı, eşeğinin bile yoktur palanı, diyerek dalga geçerler, bir de kahkahalarla kendilerinden geçerlermiş.

Her keresinde, şikayet dilli olarak, bütün bunları anasına aktarınca, işittiği sözler ekseriya şöyle olur muş:
– A benim biricik oğulcuğum, ne yapalım? Bizim de kaderimiz böyleymiş. Gelen giden ne olsa söyler. İnsanların ağzı torba değil ki büzeyim. Üzme tatlı canını, hem de bu ihtiyar ananı.
Keloğlan, bu sözlere itiraz etmiş:
– Hayır ana, arkadaşlarımın lafları çok dokunuyor bana. Yarından tezi yok ineceğim kasabaya. iş bulacağım kendime, çok para kazanıp döneceğim evime. Görsünler neymiş Keloğlan…
Ne yapsın, ne desin anası:
– Peki oğlum, madem öyle düşündün. Bildiğin gibi yap, ama, beni de unutma. Yolun açık olsun.
Vurmuş kasabaya Keloğlan. Tuvalete gitmiş, bekçinin yerinde olmadığını görmüş. Fırsatı değerlendirmiş . Gelenlerden aldığı parayı cebine atmış. On beş kuruş, para kazanmış. Bir miktar yiyecek ve yün almış. Evine gelmiş.
– Ana, demiş, işte yiyecekler. Şu da yün. Eğir, çorap yap, satayım.
Şikayetlenmiş anası:
– Gözlerim görmez oldu Keloğlanım. Yapamam, anla beni.
Tabii, nihayet anası. Susmuş.
Hâlâ arkadaşları takılırlarmış.

– Yaşlı kadının Keloğlan’ı, eşeğinin bile yoktur palanı.
Bu gibi laflara, artık daha Fazla dayanamayan Keloğlan, ne yapıp edip, şu fakirlik belasından kurtulmaya yemin etmiş. Birçok plan, program yapmış, amma bunların hemen hepsi kocaman birer hayalmiş.
Bir akşam köyde bir düğün varmış. Keloğlan anasından izin alıp düğüne gitmiş.
Bir delikanlı, elinde sazı çok güzel türküler söylermiş. Halk adeta keyfinden yerlere yatarmış. Türküler bitmiş, herkes delikanlıya bahşiş vermiş. Bir bohçayı dolduran delikanlı, bu türkülerin üstüne bir türkü da ha söylemiş.
Keloğlan, bayılmış bu işe.
Bu sazcı gibi saz çalıp türkü söylemeye heveslenmiş.
Böylece çok bahşiş atıp anası ile birlikte fukaralığa son vermek istermiş. Önce, bir saz gerekiyor tabii. Parası yokmuş ki, gidip bir saz alsın. Arkadaşı yokmuş ki ödünç istesin. Dedesinden kalma bir dut ağacı varmış. En kalın dalını kesmiş, götürmüş bir saz ustasına.

– Ustam, demiş, büyük hayır alırsın, bana bir saz yap, işte dut dalı.
– Önce para, önce para Keloğlan, diye söylenmiş adam.
– Yok, karşılığını vermiş bizimki.
– Öyleyse, benden de saz yok, hadi yaylan bakalım, diyerek, sözünü bağlamış adam.
Lakin, kafayı bir kere takmış ya Keloğlan, üstelemiş.
– Bir sazlık dal getireyim sana, olur mu?

– Hah demiş, kelini şimdi çalıştırdın, beni de razı ettin. Sazını üç gün sonra gel ol. Ama gelirken de bir sazlık dut dalı getirmeyi unutma, yoksa avucunu yalarsın.
Hoplaya zıplaya çıkıp gitmiş Keloğlan, şimdiden eline aldığı değneklerle saz çalma provaları yaparmış. Üç gün sonra, dut dalını da alıp saz ustasının dükkanına varmış. Ama saz çalmayı bilmediği için, yalvarmış.
– Ey ünlü sazcı, gel de bana acı. Budur derdimin ilacı, hem de başımın tacı. Kurbanın olam senin, şu sazı öğret…Usta

– Ulan Keloğlan, iyi günüme denk geldin, illaki beni mecbur ettin… Otur bakayım şuraya, demiş ve tarif etmiş.
Saz çalmayı kısa sürede öğrenen Keloğlan, her sabah önüne kattığı keçileri ve eşeğiyle akşamlara kadar saz çalıp, türkü söylermiş. Tın tın tellere vurur, hop oturur hop zıplarmış.
Fakat henüz köylüleri, onun ne güzel saz çalıp, türkü söylediğini bilmezlermiş. Bu nedenle hep alay ederlermiş.

Keloğlan, böyle söyleyenlere şöyle dermiş:
Gülün ey insanlar siz gülün
Ne getireceği belli olmaz yarınki günün
Gülün ey insanlar siz gülün
İyi bir saz ustası olayım da görün.
Sabrın elinden ne kaçabilir!.

Keloğlan, artık yavaş yavaş düğünlere gitmeye, saz çalıp türkü söylemeye başlamış.
Hâlâ ciddiye almayanlar varmış. Onlara da şöyle demiş:

Alay etmeyin öyle benimle
işim olmaz artık sizinle
Sazımı alacağım bakın elime
Paraları atacaksınız cebime.

Yine kahkahalar, köyün semalarında dalgalanmış. Buna sinirlenen keloğlan, almış sazı eline, vurmuş yanık teline.

Ben bir garip Keloğlanım
Eşeğimin yok palanı
Varım yoğum doğruluktur
Hiç de sevmem ben yalanı.

Tabii, bir süre sonra bahşişler gelmeye başlamış. Cepleri almaz olmuş.
Doğru anasına koşmuş. Anası nasıl sevinmesin ki…
Böyle düğünlere gide gide, artık ünlü bir türkücü ve sazcı olmuş Keloğlan. Anası bir gün,
– Ah Keloğlanım, görüyorsun artık perişanım, demiş. Gözlerim görmez, ellerim tutmaz oldu. Ocağımızda bir gelin olsa da, ben bir kenara çekilsem. Ha! Ne dersin dazlak kafalı oğlum?
Keloğlan acımış anasına.
– Benim öyle biri aklımda yok ana, senin varsa söyle, demiş.

Anası bir kızı önermiş:
– Küpçü Ali’nin kızı tam bize göre…
– Olmaz ana, diye karşı çıkmış oğlu, olmaz. Küpçü Ali çulsuzun biri. O dediğin kızı kendime karı, sana gelin yapmayacağım.
Anası, boynunu bükmüş:
– Ah saf oğlanım, vah Keloğlanım! Zengin kapısı bize açılmaz. Bırak bu ham hayali, görüyorsun işte bu halimi.
Ne yapsın Keloğlan, anasından geçememiş.
– Peki, sırf seni kırmamak için, ses çıkarmıyorum. Nasıl biliyorsan öyle olsun.
Kadıncağız belini tuta tuta gitmiş, Küpçü Ali’nin kapısını tıklatmış.

– Allah’ın emri, peygamberin kavli ile kızını oğluma eş, kendime gelin yapmaya geldim, demiş.
Küpçü Ali, kötü kötü sırıtmış.
– Bak sen bizim Keloğlan’ın anasına. Var git işine be kadın. Yemeye ekmeğiniz yok, bir de gelmişsin kapıma kız istiyorsun.
Bu sözleri kapı aralığından dinleyen kız, çok üzülmüş. Çünkü bir düğünde saz çalıp türkü söylerken gördüğü Keloğlan’a aşıkmış. Ama, hiçbir şey diyememiş, çünkü babasından çok korkarmış.
Kadın, evine dönünce halinden anlamış oğlu ve konuşmuş.
– Ana ne bu halin, vermedi mi yoksa kızını Küpçü Ali? Ağlamış ihtiyar kadın:
– Kovdu beni, sen önce yemeye ekmek bul, dedi.
Keloğlan, bu olaya üzülmemiş doğal olarak. Fakat, zenginlik neymiş, nasıl olurmuş,  gösterecekmiş Küpçü Ali’ye.

Eşeğini çıkarmış ahırdan, sazını vurmuş omzuna, öpüp anasının ellerinden, duasını almış.
Eşeğine binip yollara düşmüş. Tam Küpçü Ali’nin evinin önünden geçerken, bir türkü tutturmuş:

İyi dinle Küpçü Ali
Bugün günlerden salı
Hor gördün beni ve anamı
Anlayacaksın biraz bekle zamanı

Fakir deyip kızını vermedin
Güya kendince kibirlendin
Küçük gördün beni ve anamı
Anlayacaksın biraz bekle zamanı

Küpçü Ali, peşi sıra bakınıp homurdanırken, kızı, bostandan kederli kederli seyretmiş Keloğlan’ı. Bakakalmış öylece…
Köyünden çıkan Keloğlan, gitmiş gitmiş, eşeği yorulunca inmiş, yularından tutmuş, yolu çok uzakmış. Kimsenin bilemeyeceği kadar çok bir zaman yol almış. Yollarda görenler, “bir garip oğlan, kim bilir hali ne yaman, elinde var bir sazı, yüzünde görünüyor bir sızı derlermiş.
Haftalar mı desem, aylar mı, belki de yıllar mı; vara vara kocaman bir şehre ulaşmış Keloğlan.
Şehir mehir dememiş, zaten bağrı hasretten yanarmış, almış sazı eline, vurmuş garip garip teline, asılmış en güzel türküsüne. Bir sarayın önünden geçermiş ama, nereden geçtiğini bile bilmezmiş. Giderek sesi açılmış ve herkesi meraklandırmış.
Padişahın kızı, pencereye yanaşıp sesli sesli türkü söyleyen yabancıya dikkatle bakmış.
Şöyle bir türkü söylermiş o anda Keloğlan:

Kocakarı bir anam var,
Birkaç tavuk bir de inek,
Her gün konar kel kafama,
Evsiz kalmış birkaç sinek.

Keloğlanım budur özüm,
Haram malda yoktur gözüm,
Garip hakkı yiyenlere,
Elbet vardır birkaç sözüm.

İnce gönüllü, dünyalar güzeli prenses bayılmış, sanki kendinden geçmiş…
Hem de güneşin vurup ayna gibi parlattığı kel kafası, öyle hoşuna gitmiş ki, sorulmasın. Bir demet kırmızı gül atmış, o da Keloğlan’ın kel kafasına düşmüş.
Keloğlan, yukarı kaldırıp başını, bir de ne görsün?
Periler kadar güzel bir kız kendisine bakmıyor mu?
Üstelik, bir de el sallarmış. Utana sıkıla karşılık vermiş Keloğlan.
Prenses, pencereden çekilmiş.

– Galiba gündüz düşü gördüm, diye diye yürümüş de gitmiş Keloğlan. Bir zaman sokak aralarında dolaşmış, olmuş akşam. Nerede kalsın Keloğlan. Bulmuş bir han. Üç beş kuruşu varmış. Çorba içmiş, kendine gelmiş. Hep aklında prenses varmış, inadına çıkmazmış. “Ham hayal benimkisi”, diyerek, almış sazını eline, vurmuş garip garip teline.
Hancı çıkagelmiş:
– Ey yabancı oğlan, eli sazlı, gönlü yanık oğlan!..Nedir bunca yolu tepmenin sebebi?
Aşık mısın? Kaçak mısın? Gezgin misin? Nesin? Diye sormuş. Memnun olmuş bizimki:
– Sağolasın Hancı baba, ne sen sor, ne de ben söyleyeyim. Derdim çoktur, hangisini anlatayım? Gelir gelmez bir kor düştü içime, bir dert daha yüklendi garip gönlüme…”

Hancı bu çocuğu çok sevmiş, üstelik nedense acımış da. İyice deşmek istemiş derdini.
– Bir kıza mı aşık oldun ay Keloğlan? Halin pek yaman!
– He ya, Hancı baba, diye içlenmiş, fakat, boşuna bir aşk benimkisi.
Nedenini sormuş Hancı:
– Niye bu kadar ümitsizsin a be Keloğlan? Ümit olmadan yaşanmaz bilmez misin bunu?
Ne varsa aklında dökmüş ortaya Keloğlan:
– Saray penceresinden bana bakan kim olabilir Hancı baba? Olsa olsa bir prenses olur değil mi ya? Gül attı, düştü kel kafama, sandım ki bir peri kızı girdi rüyama…
Hancı hayretlere düşmüş:
– Vay be, olacak iş mi be yahu? Keloğlan, amma da şanslıymışsın ha, desene ki, prenses sana aşık oldu. Yoksa, o kimseye gül atmaz, ben çok iyi bilirim.

Yine ümitsiz konuşmuş Keloğlan:
– Kel kafam tuhafına gitmiştir be Hancı baba, ne aşık olması. Hem de bilemeden düşürmüştür gülü…
Hancı, merhametli biriymiş, şöyle demiş:

– Bu handa istediğin kadar kalabilirsin Keloğlan. Yemek de yiyebilirsin, yatabilirsin de. Bunları dert edinme, yüzü pak, gönlü ak oğlan…
Böyle birkaç zaman geçmiş.Sarayın etrafında dönermiş Keloğlan, hemen her gün.
Prenses de, her keresinde onu izlermiş, pencere arkalarından, tabii ki kimselere sezdirmeden. Her izleyişinde biraz daha yanar kavrulurmuş. Fakat, tabii, koskoca bir padişah olan babası, şu yabancı, şu kel kafalı oğlana kız mı verirmiş? 0 yüzden prenses, pek umutsuzmuş… Bir Allah’ın kuluna hiçbir şey dememiş.

Bir keresinde Keloğlanla göz göze gelmiş. Sanki birbirlerine “seviyoruz”, demişler ikisi de.
Geceleri uyuyamıyormuş artık prenses.
Keloğlan, arada bir sazı alıp, hanın penceresini açar, prensese türküler yakarmış.
Sabahlara kadar, pencerelerde kalan Padişah kızı, neredeyse verem olacakmış.
Hâlâ hiç kimseye bir şey diyememiş prenses.
Şu dünyada ne olmadık işler olur, ne beklenmedik olaylar gelişir… Sapasağlam padişah, bir gün aniden ölüp gitmiş.
Prenses hem üzülmüş, hem sevinmiş. Sarayda ve şehirde tam kırk gün yas tutulmuş.

Keloğlan artık iyiden iyiye ümitlenmeye başlamış, kızın gözlerinden de bunu anlamış. Eşeğinin sırtına binip, sazını eline almış, sarayı dört tarafından dolaşmış. Türküleri ile prensesi yine dertlendirmiş . Ama, saray görevlileri, Keloğlan’ı yaka paça tutup getirmişler  saraya.
Fakat yeni padişah henüz gelmemiş. Çünkü, şehzade, uzak bir seferdeymiş. Bu yüzden, mecburen Vezir’in huzuruna çıkarmışlar.
Vezir pek merhametli bir adammış.
– Nerelisin Keloğlan? Ne gezinip durursun sarayın çevresinde? Deli misin? Divane misin? Yoksa, bir bilinmez casus musun, diye sormuş.

Kel başını bir kaşımış, iki kaşımış, ağzını burnunu eğip bükmüş, nihayet cesarete gelmiş ve şöyle konuşmuş.
-İşte gördüğün gibiyim Vezir hazretleri. Uzaklardan, çok uzaklardan gelmiş bir garibim. Gördüğünüz gibi bir eşeğim, bir de sazımlayım. İş arıyorum, ne ki akla karayı seçtim, ama hala bulamıyorum. Vezir
– Sen hangi işten anlarsın be çocuk? Keloğlan:
– Çok güzel saz çalarım, çok güzel de türkü söylerim. Yetmez mi?
Vezir memnun olmuş:
– Öyleyse sana güzel bir iş çıktı Keloğlan.
Sultan Hanım, Padişah Efendimiz öleli beri ne gülüyor, ne konuşuyor. Seni, O’nu neşelendirmek için görevlendiriyorum. Becerirsen, çok büyük ödül alacaksın. Beceremezsen Cehennem Vadisi’ne atılırsın.

Keloğlan, hemen bir türkü söylemiş, Sultan Hanım’ı bir güzel neşelendirmiş.
Bütün bu konuşmaları ve türküyü dinleyen Prenses, sevinçten uçmuş. “Kısmet ayağıma geldi” demiş. Bir akşam üstü, saray bahçesinde gezinen Prensesi gören Keloğlan, omzunda tuttuğu sazını almış eline, oturmuş bir ağacın dibine, bir türkü dillendirmiş

Bir eşeğim var, bir de sazım
Kendimden başkasına geçmez nazım
Çoktan beri açlıktan kokar ağzım
-Bana bir saray kızı lazım.

Keloğlan’ın kendisine naz yaptığını anlayan Prenses, beklemiş ki yanına gelsin, aşkını söylesin, evlenme teklif etsin. Nerede? Çünkü bizim garip oğlan, çok utangaçmış. Yanına bile yaklaşamamış.

Hizmetçi kızlardan birini el işaretiyle yanına çağıran Prenses:
– Git, şu Keloğlan’ı tut kolundan, al getir bana  diye emir vermiş.
Keloğlan, utana sıkıla gelmiş:
– Buyursunlar Prensesim beni emretmişsiniz. İşte geldim.
Hizmetçi kıza git işareti yapmış Prenses, Keloğlanla biraz konuşmuş.

Sonra esas istemini söylemiş. Düşündüm taşındım seninle evlenmeye karar verdim. Kel kafan öyle güzel parlıyor ki. İçim açılıyor seyrettikçe. “Vezir, sana ne istediğini soracak. Prensesi istiyorum de…
Rüyalarda olduğunu sanmış Keloğlan. Bir ara şüphelenmiş kafasını bir ağaca vurmuş, rüyada olmadığını anlamış. Koşa koşa yürümüş, sarayın bir kapısından girip kaybolmuş.
Veziri çağırmış huzuruna:
– Söyle bakalım muradını Keloğlan, demiş, Sultan Hanım, artık iyi oldu. Bundan sonra sarayda kalmana gerek yok.

Dobra dobra mırıldanmış Keloğlan:
– Prensesle evlenmek istiyorum…
Sultan Hanım hiç itiraz etmemiş. Hemen düğün hazırlıklarına başlanmış.
Keloğlan, prensesi tek başına bir kenara çekmiş ve diyeceğini demiş.
– Ben seni köyüme götürürüm.
işte, bunu kabullenmemiş prenses. Hemen ret cevabı vermemiş, verememiş açıkçası:
– Güneş doğarken kararımı sana söylerim, demiş.

Sabaha kadar, ne cevap vereceğini düşünen prenses, inmiş havuz başına gün doğarken, kuşların sesine bayılmış, saçlarını da suya bakarak bir güzel taramış. Bu arada, Keloğlan, karşısına çıkmış. Kel kafası sabah güneşiyle ayna gibi parlarmış.
– De bana, demiş dobra dobra, benimle köyüme gelecek misin, gelmeyecek misin?”
– Ne manasız bir teklifin var senin Keloğlan, diye çıkışmış prenses. Hiç akıl yokmuş sende. Şu görkemli saray hayatı bırakılır da köye gidilir mi? El alem türkü yakar bana. Hem Sultan anam izin de vermez.
Boynunu büküp inlemiş Keloğlan:
– Bir garip anacığım var. Aklım hep O’ndadır. Ne yer, ne içer kaç senelerdir. Belki de ölmüştür.

Prenses, bu sözlerden sonra sarsılmış, bir acayip olmuş. Çoktan vazgeçecekmiş ama, Kel kafasının ışıltısını nasıl unuturmuş?. Hele o güzel türkülerini…
Yine kararsız kalmış prenses. Yarın sabah gün doğarken yine aynı yerde son kararını söyleyeceğini bildirip bir gölge gibi sessizce süzülüp gitmiş.

Keloğlan iki arada bir derede kalmış. Kafası atmış, o gece gizlice saraydan kaçacakmış. Fakat tam o esnada, bir ihtiyar belirmiş birden bire karşısında. Şöyle demiş:
– Hata yapma Keloğlan, sağdır anan acele etme, prensesin, bekle kararını.
Hayırlı ise olsun değilse bitsin, de…

Gece yarılarına kadar uyuyamayan prenses, vazgeçmemiş Keloğlan’dan. Gizlice kaçarsa, şehzade ağabeysinin peşinden geleceğinden korkmuş. Varıp Sultan annesini uyandırmış:
– Keloğlan, pek yaman, Sultan anne. Bir köye gidelim lafı tutturmuş, akşam sabah karga gibi ötüp duruyor. Ne ettim, ne dedimse de, burada kalmaya razı edemedim. Gönlüm gitmek ister, izin ver bana. Gün olur dönerim saraya…

Anası öyle ağlamış ki, gözyaşları sel olmuş:
– Sana mutluluklar dilerim sevgili kızım. Yeter ki sen saadetli bir ömür sür. Çok sıkılırsan, bırakır gelirsin, demiş.
Çok neşeli, çalgılı sazlı, bir düğün yapılmış, en çok sazı çalan, en güzel türküleri söyleyen de Keloğlan olmuş.

Almış prensesi yanına, düşmüş köyünün yollarına.
Eşeği ikisini birden götüremediği için yaya yürümüş Keloğlan. Yolda Prensesi görenler:
– Dünyanın sonu geldi galiba, hiç böylesini de görmemiştik, derlermiş. Nice dağları, sayısız köyleri, birçok kasabaları ine çıka geçip köye gelmişler.

Keloğlan’ı bir prensesle birlikte karşılayan anası, o kadar sevinmiş ki, ne yapacağını şaşırmış.
Bir zaman sonra anası ölmüş Keloğlan’ın.
Dünya bu. Neyin ne olacağı belli mi olur?
Dönmüşler tekrar saraya.. Darısı, muratsızların başına…

Alıntıdır

İnternette bunları sakın yapmayın

20 Mayıs 2018 Yazan  
Kategori BİLİM TEKNİK

İşte internet kullanırkendikkat etmeniz gerekenler…

Eskiden iyi bir itibara sahip olmak uzun zaman ve emek gerektiriyordu. Ama gelişen internet teknolojileri ve sosyal ağlar sayesinde artık kısa zamanda itibarımız değişebiliyor.

İnternette yayınlanan ufak bir haber, bir blog yazısı, mesaj ya da fotoğraf birçok insan tarafından paylaşılabiliyor.

Bilginin sınırsızca paylaşılabilmesi profesyonel hayatımızı da yakından etkiliyor. İş başvurusu yaptığınızda artık sadece CV’nize veya mülakattaki tavrınıza dikkat edilmiyor. İşverenler isminizi internette aratıp hakkınızda çıkan sonuçları yakından inceliyor. Sosyalmedyaprofillerinize, üye olduğunuz gruplara, yazdığınız mesajlarınıza, fotoğraflarınıza veya hakkınızda çıkan haberlere dikkat ediliyor.Facebook profilinizdeki sıra dışı fotoğrafınız sizi arkadaş çevrenizde çok popüler yapabilir ama aynı fotoğraf, yıllar sonra yapacağınız bir iş başvurusunun reddedilmesine sebep olabilir.

Formspring üzerinden arkadaşlarınızın özel hayatınızla ilgili sorduğu sorulara verdiğiniz cevaplar bugün eğlenceli gelebilir ama bu cevapları bir gün işvereninizin, ailenizin veya gelecekteki müstakbel eşinizin de görebileceğini unutmayın.

Sanal kimliğinizin itibarı nasıl artar?
Blog hazırlamak: Bir blog açmak, kolay ve masrafsız. Blog servisi veren sayfalardan birini seçerek birkaç dakika içinde blog alanı oluşturabilirsiniz. Düzenli olarak güncellenen blog, bir süre sonra dijital portfolyönüz haline gelecek. Ayrıca blogunuzu web arama motorlarına da tanıtmalısınız. Böylelikle isminiz internette arandığında blogunuz ön plana çıkar. Doğru şekilde kullanılan bir blog, kariyerinizi şekillendirmenize mutlaka yardımcı olur.

Farklı sosyal ağlarda profil oluşturmak:
Sosyal ağlarda profil oluşturup arkadaş seçimi yaparken hedef kitlenin ve amacın iyi belirlenememesi karşımıza çıkan en büyük zorluklardan biri. Arkadaş listenizde şirket yöneticileriniz, meslektaşlarınız, okul arkadaşlarınız, aileniz ve güncel arkadaşlarınız varken yapacağınız paylaşımlar bir tarafın hoşuna giderken diğerlerinin hakkınızda yanlış yorumlar yapmasına sebep olabilir.

Sosyal ağları doğru yönetmenin yolları
Sosyal ağın kimliğini tanımak: Her sosyal ağ farklı bir kitleye hitap eder ve kendine özgü davranış kuralları içerir. LinkedIn, profesyonellerin yeni iş bağlantıları kurmalarına yardımcı olmak için kuruldu. MySpace’te müzik,videove eğlenceli içerikler paylaşabileceğiniz bir profil oluşturabilirsiniz.

Amacınızı doğru şekilde belirlemek: Tercih ettiğiniz sosyal ağa neden üye olduğunuzu ve amacınızı iyi belirlemelisiniz. Eğer sosyal medyayı sadece zaman harcamak için kullanıyorsanız o zaman sizin için hep bir zaman kaybı olacak.

Doğru içeriği sağlamak:
Sosyal ağın gerektirdiği içeriği düzenli bir şekilde sağlayabilmelisiniz. Yapacağınız paylaşımların içeriği karakteriniz ve kariyer hedefleriniz hakkında ipuçları verecektir.

Düzenli kullanım: Blogunuzu en azından haftada bir kez güncellemenizde yarar vardır.

Duyarlı olmak: Size sorulan sorulara anında cevap vermeli, paylaşımlarda fikir belirtmeli ve güncel tartışmalarda yorum yapmalısınız.

Sosyal paylaşım ağlarında dikkat etmeniz gereken 8 önemli nokta

1. Sayısal bilgi yok olmaz: İnternete yüklenen bir resim, yazı veya yorum asla tam anlamıyla silinmez. Ayrıca birçok sosyal paylaşım sitesi verdiğiniz bilgileri daima saklar. Öğrencilikte yaptığınız eğlencelerin resimlerini paylaşmak bugün için çok zevkli olabilir. Ama yıllar sonra bambaşka yerlerde karşınıza çıkıp farklı algılamalara sebep olabilir.

2. Kimlik hırsızlığı: Kimlik, pasaport, sosyal güvenlik ve telefon numarası, doğum günü, anne kızlık soyadı gibi bilgilerinizi kesinlikle paylaşmayın.

3. Özel bilgilerin paylaşımı: Uzun bir tatile çıktığınızı söylemek bazen çok riskli olabilir. Profilinizi takip eden kötü niyetli bir kişi siz tatildeyken evinize hırsızlık yapmak niyetiyle gelebilir.

4. Güvenlik ayarlarının uygulanması: Eğer profilinizin arama motorlarında çıkmasını istemiyorsanız bununla ilgili ayarlarınızı kontrol edin.

5. Şüpheli uygulamalara dikkat: Kaynağını bilmediğiniz uygulamaları yüklemeyin ve şüpheli bağlantılara kesinlikle tıklamayın.

6. Aynı şifreyi kullanmamak ve kolay şifrelerden kaçınmak: Kolay şifrelerden ve tek bir şifreyi tüm üyeliklerde kullanmaktan kaçının.

7. Şirket bilgilerini paylaşmak: Eğer sosyal medya stratejisinin bir parçası değilse şirketinizle ilgili bilgileri bu gibi ortamlarda paylaşmayın.

8. Kişisel ve profesyonel arkadaşlıkları karıştırmak: Yakın arkadaşlarınız ve ailenizle yaptığınız yazışmalar iş arkadaşlarınıza veya yöneticilerinize garip gelebilir. İş saatlerinde sosyal medya ortamında paylaşımlar yapmak ise hakkınızda farklı algılamalara neden olabilir.

zaman

Yenilebilir bazı mantar çeşitleri ve faydaları

20 Mayıs 2018 Yazan  
Kategori BİTKİLER VE SAĞLIK

MANTARLAR HAKKINDA BİLMEMİZ GEREKENLER
Yenilebilir bazı mantar çeşitleri ve faydaları
Boy, biçim ve bölge bakımından büyük değişiklikler gösteren, yüz bin kadar çeşidi bulunan bir çeşit bitkidir. Günde 1 kase mantar tüketiminin migren ağrılarını da azalttığını söyleyen Yiğit, çinkodan zengin olan mantarın, bağışıklık sistemini güçlendirme, yara iyileştirme ve sağlıklı hücre bölünmesi gibi etkileri olduğunu vurguluyor:
“Niasinden zengin olan mantar türlerinin Alzheimer ve yaşa bağlı bilişsel becerilerin azalmasını önlediği, ve güçlü bir antioksidan olduğu çalışmalarla kanıtlandı.
MANTARLARIN FAYDALARI NELERDİR
Mantar; buğday tohumu ve tavuk ciğerinde de bol miktarda bulunan ‘ergothioneine’ bakımından çok zengin bir kaynaktır. Bu madde, beyaz mantarlarda ve etli ‘Portobello’ mantarında bol miktarda bulunur. Bir porsiyonu yaklaşık 22 kalori olan Portobello mantarı; zengin miktarda magnezyum da içerir. Ayrıca bu mantarlar atardamarlarınızın genç ve bel bölgenizin ince kalmasına da yardımcı olur. Fareler üzerinde yapılan bir araştırma ise; beyaz mantarların doğal öldürücü hücrelerin üretimini artırdığını gösterdi. Buradaki iyi haber şu; eğer aynı durum insanlarda da geçerli olursa, bu tür hücreler tümörlere ve virüslü hücrelere karşı savaşırlar. Ayrıca her şey bir yana; bu mantarlar çok da lezzetlidir..

YENİLEN BAZI MANTAR ÇEŞİTLERİ VE FAYDALARI
İSTİRİDYE MANTARI

Et ve baklagillere eşdeğer protein içeriğine sahip bulunan İstiridye Mantarı, insan vücudu için gerekli olan kalsiyum, fosfor ve demir gibi tüm mineral tuzlar sığır ve tavuk etinde bulunanların iki katı düzeyindedir.

* Tüm mantar türleri içerisinde en yüksek B1 ve B2 miktarına sahip
* Sebzelere nazaran 5-10 kat daha fazla” niasin” içeriyor
* Karaciğer hariç tüm et ve sebzelerden daha fazla “folik asit” içeriyor.
* Azeker ve tansiyon sorunu olanlara tavsiye ediliyor
* Düşük nişasta, yağ ve kalori içerdiği için obezite, şeker ve hipertansiyon hastalarıyla, çok az sodyum içermesinden dolayı nefrit ve kalp rahatsızlığı olanlar için tavsiye ediliyor.
* Tokyo ve Michigan üniversiteleri bilim adamlarının yaptığı araştırma sonuçlarına göre düzenli olarak tüketildiklerinde hastalıklara karşı vücut direncini artırarak bağışıklık sistemini güçlendiriyor.
* Yenilenebilir mantar türleri içerisinde sadece istiridye mantarı, kandaki kolestrol seviyesini düşüren ” Lovastatin” adlı etken maddeyi içeriyor.
* Kan dolaşımını düzenliyor ve damar tıkanıklıklarını önlüyor
* Tansiyona iyi geldiği doktorlar tarafından belirtiliyor.
* Aneminin düşmanıdır.
* İstiridye mantarının kolestrolü düşürücü özelliği tüm tıp dünyasında kabul görmektedir. Yağ oranı yok denecek kadar az olan bu tür mantarlar en sağlıklı diyet listelerinin başını çekmektedir.
* İstiridye mantarının bağırsakların daha düzenli çalışmasına büyük katkısı vardır.
* İçerisinde bulunan “Lentinian” adı verilen maddenin tümörleri azalttığı belirtilmektedir.
* Damar sertliği, Beyin Kanamaları ve enfeksiyonlara karşı koruyucudur.
* Düzenli tüketimi ile çocukların gelişiminde büyük katkıları vardır.
* Yüksek miktarda C ve D vitaminleri içermektedir.
Bu özel mantar (Pleurotus ostreatus) çeşidi, içerisindeki zengin besin değerleri sayesinde, yurt dışında bir çok doktor tarafından tedavi amaçlı olarak hastalarına önerilmektedir.

KUZU GÖBEĞİ MANTARI
Koyu krem renklidir. Kuzugöbeği mantarları yakından şekil olarak küçük fincanlara benzemektedir. Oldukça lezzetli olan tadı sayesinde her bahar toplanmaktadır. Bu mantar türü özellikle gurme aşçılar tarafından tercih edilmektedir. Oldukça sağlıklı olan kuzugöbeği mantarı pişirilmeden asla yenmemelidir.

Kuzugöbeği mantarı protein, bakır, potasyum, çinko, selenyum ve B vitaminleri açısından oldukça iyi bir kaynaktır. Bu mantar aynı zamanda, lif açısından zengin, hem doymuş hem de doymamış yağ açısından düşüktür.

Kuzugöbeği mantarının sağlığa faydaları

Güçlü bir antioksidandır: Oksidatif stresin ve serbest radikallerin neden olabileceği kalp damar hastalıkları, Parkinson hastalığı, diyabet tip 1 ve tip 2 hastalıklarından korunmak için antioksidan yüklü besinler tüketmek en mantıklısıdır. Yapılan çalışmalarda ise, kuzugöbeği mantarı bu durumda faydalı olabilmektedir. Superoksit, hidroksi ve nitrik oksit radikalleri dâhil olmak üzere, reaktif oksijen türleri (ROS) olarak bilinen zararlı molekülleri temizleyebilmektedir. Kuzugöbeği mantarının ayrıca, lipid peroksidasyonunu inhibe ettiği gösterilmiştir.

Bağışıklık sistemini güçlendirir: 2002 yılında yapılan bir araştırmaya göre, kuzugöbeği mantarı eşsiz bir polisakkarit bağışıklık sistemi uyarıcı özelliğe sahiptir. Galaktomannan olarak bilinen bu bileşik makrofaj aktivitesini artırarak hem doğal bağışıklık sistemini güçlendirmekte hem de adaptif bağışıklık sistemi üzerinde çalışmaktadır.

Kalp sağlığını destekler: Kuzugöbeği mantarı bakır, vitamin E ve potasyumu yüksek miktarlarda barındırmaktadır. Bu nedenle, kalp koşullarının iyileştirilmesi için faydalı olabilmektedir. Urbana-Champaign Illinois Üniversitesi tarafından yürütülen bir çalışmaya göre, kuzugöbeği mantarı tüketiminin kalp sağlığının korunmasına yardımcı olduğu kanıtlanmıştır.

Kanserle mücadele eder: Kuzugöbeği mantarı yüksek miktarda selenyum ve niasin barındırmaktadır. Bu nedenle, kansere karşı etkili olabilmekte, özellikle prostat kanseri riskini azaltabilmektedir. İngiltere’de yapılan kanser araştırmaları sonucu, kuzugöbeği mantarının tedavi edici özellikler sergilediğini doğrulamaktadır.

Diyabete iyi gelir: Kuzugöbeği mantarı düşük kan şekerine yardımcı olabilmektedir. Doğal bir diyabet tedavisi için kuzugöbeği mantarı tüketebilir, böylece kan şekeri düzeylerini dengede tutabilirsiniz. Elbette her zaman, diyabet tedavisine başlamadan öncesinde bir sağlık kuruluşuna danışmakta fayda vardır. (5)

Kan yapar: Eğer yeterli miktarda demir alamadığınızla ilgili endişeleriniz varsa, kuzugöbeği mantarı bu konuda size yardımcı olabilmektedir. İki adet mantarın her biri pişmemiş halde 12,9 gramdır ve bu 3 miligram demir içeriyor demektir. Bu nedenle, kuzugöbeği mantarı günlük demir ihtiyacını karşılayabilmektedir. Fakat eğer, kuzugöbeğindeki demirin vücudunuz tarafından emilmesini istiyorsanız, beraberinde vitamin C açısından zengin olan brokoli, patates gibi gıdaları da tüketmeniz doğru olacaktır.

Karaciğer sağlığını destekler: Kuzugöbeği mantarı karaciğer sağlığı için faydalı olabilmektedir. 2013 yılında yapılan bir çalışmaya göre, kuzugöbeği mantarı alkole bağlı toksisite ile mücadele edebilmektedir. Karaciğer fonksiyonları üzerinde olumlu bir etki gösterebilmektedir. Kuzugöbeği mantarı özü antioksidan özellikle göstererek karaciğer enzimlerinin yenilenmesini sağlamaktadır. (6)

D vitamini kaynağıdır: Ultraviyole ışığa maruz kalmak ciltte D vitamini üretme sürecini tetikler, çünkü D vitaminde birincil kaynak güneş ışığıdır. D vitamini genellikle bitkilerde ve gıdalarda bulunamamaktadır. Ancak, kuzugöbeği mantarı için bu durum geçerli değildir. Kuzugöbeği mantarı yüksek oranda D vitamini içermektedir. Kalsiyumun düzgün bir şekilde emilmesi için yeterli miktarda D vitaminine ihtiyaç duyulmaktadır. D vitamini özellikle kan basıncını düzenlemekte ve bağışık sistemini güçlendirmektedir.

B vitamini kaynağıdır: B vitamini biyokimyasal reaksiyonları tetikleyen enzimleri aktive etmektedir. Bu vitaminin bulunması vücuttaki önemli süreçlerde gıdadan enerjinin sağlanmasına yardımcı olmaktadır. Niasin ve B6 vitamini kalple ilişkili hastalıkların oluşmasını önlemektedir. Diğer yandan, kolesterol ve trigliserid seviyelerini de düşürmektedir. (7)

Demir ve fosfor kaynağıdır: Kuzugöbeği mantarı demir ve fosfor açısından oldukça zengindir. Bir fincan kuzugöbeği mantarı yaklaşık 8 miligram demir içermektedir. Yeterli miktarda alınan demir ise, anemi yani kansızlık hastalığını önlemeye yardımcı olmaktadır. Ayrıca vücuttaki oksijenin taşınması için kırmızı kan hücreleri oluşturmaktadır. Fosfor ise oksijeni sağlamakta, güçlü kemikler ve DNA yapılanmasında etkili bir rol almaktadır. (8)

İlaçların yan etkisinden korur: İlaçlarına yan etkilere neden olduğu bilinen bir gerçektir. Bunlar iç savunma sistemini etkileyebilmekte ve böbrek yetmezliğine neden olabilmektedir. Yapılan araştırmalarda ise, kuzugöbeği iç savunma sistemini geliştirebilmektedir. Bu durumda, çeşitli ilaçların neden olduğu toksisiteye karşı koruma sağlayabilmektedir. (9)

Eklem ağrılarını hafifletir: Bakır sertlik ve artrit ile ilgili ağrıyı hafifletmek için anti inflamatuar aktiviteler sağlamaktadır. Bağ dokusunu onararak, eklem ağrısını azaltmakta ve kas gücünü artırmaktadır. Kuzugöbeği mantarında bulunan bakır, artrit hastalarına ağrılı artrit semptomlarını azaltarak yardımcı olmaktadır.

Tiroid sağlığını destekler: Potasyum, çinko, kalsiyum ve bakır tiroid aktivitesinin düzgün işlemesi için gerekli olmakta ve aynı zamanda hipertiroidi önlemektedir. Bu minerallerin birinin yokluğu tiroid rahatsızlığından muzdarip olmaya yol açabilmektedir. Kilo alma ya da kaybı, yorgunluk, iştah kaybı, vücut ısısının değişikliği gibi sonuçlara neden olan bu durumdan korunmak için kuzugöbeği mantarı tüketilebilmektedir.

Göz sağlığını destekler: Vitamin B2 eksikliği keratokonus, katarakt ve glokom gibi göz rahatsızlıkları riskini artırabilmektedir. B2 vitamini bu göz bozukluklarını önleme yeteneğine sahiptir. Kuzugöbeği daha öncede söylendiği gibi B vitaminleri açısından oldukça zengin olduğu için bu durumda son derece faydalı olabilmektedir.

Kolesterole iyi gelir: Vitamin B3 dislipidemi hastalarında kardiyovasküler hastalık riskini azaltabilmektedir. Bu vitaminin varlığı inme, kalp krizi ve diğer kalp hastalıkları riskini artıran LDL kolesterol seviyelerini düşürmektedir. Vitamin B3 HDL kolesterol düzeylerini artırır ve trigliserid seviyelerini azaltır. Bu durumda, kuzugöbeği tüketimi kalp rahatsızlıklarını önleyerek sağlıklı bir kalbi korumak için yardımcı olmaktadır. (10)
Kuzugöbeği mantarının zararları

Alerjik reaksiyon: Kuzugöbeğine alerji varsa hafiften şişme ile kendini belli etmeye başlamaktadır. Sonrasında sindirim sistemini oldukça etkileyerek karın ağrısı, ishal, bulantı ve kusmaya neden olabilmektedir. Diğer yaygın belirtiler dudaklar, dil ya da boğazda şişme, kurdeşen, hırıltılı solunum, burun tıkanıklığı ve baş dönmesi, ağızda kaşıntı yer almaktadır.

TİRMİT MANTARI
Tirmit Nantarının Faydaları Nelerdir ?
Yağ oranı oldukça düşük olan tirmit mantarı, çam mantarı ve cincile mantarı gibi, diyet yaparken zayıflamaya yardımcı olur.

Protein açısından zengin olan tirmit mantarı, yağsız yapısı ile kolesterol hastaları tarafından et yerine tüketilebilir.

Tirmit mantarının kalbi koruduğu ve damar tıkanıklığının önüne geçtiği düşünülmektedir.

Kanlıca Mantarınn Faydaları Nelerdir;
Kalsiyum, fosfor, demir, B ve C vitaminleri bakımından oldukça zengindir. Protein içeriği oldukça fazladır.
Fosfor, demir, sodyum, potasyum, magnezyum, B1 vitamini, B2 vitamini, Niasin ve C vitamini bulunmaktadır.
Mantarda bulunan bu vitamin ve minerallerin kaybolmaması için mantarların taze alınıp, bekletilmeden tüketilmesi gerekir.
Çam mantarı sebze ve meyvelere oranla protein ve mineralce zengin olan mantarlar, vücut için gerekli olan tüm aminoasitleri içerir.
* Özellikle çocuklar için zihinsel gelişim ve öğrenme durumlarına iyi gelir.

*Çok düşük kalorili olduğu için kilo sorunu olanlar rahatlıkla tüketebilir.

*Vejetaryenlerin imdadına koşan bu aminoasit deposu besin; ağrılara da iyi gelir.

*Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir.

*Mide rahatsızlıkları ve romatizmal ağrılara iyi gelir.

*Yaşlanmayı geciktiririanti-ageing etkisi yapar.
Kanserin iyileşme sürecine yardımcı olur.

*Cilt hastalıkları için mantarın suyu çok faydalıdır. Özellikle sivilcelere iyi gelir.

*Günümüzün stresli yaşamına yardımcı olarak zihinsel yorgunluğa iyi gelir.

*Demir açısından oldukça zengin olan çam mantarı kansızlığa iyi gelir.

*Yağ içermediğinden kolesterolü olanlar için iyidir.
İçindeki bol folik asit sayesinde kalp-damar hastalıklarının oluşmasını engeller.

Nasıl Pişirilir?

Bu mantar en lezzetli köz ateşinde pişirilerek tüketilir. Tabii ki her zaman o şartları bulamıyoruz. Et gibi kavurması, tereyağda kızarması ve ayrıca fırında pişirilme yöntemiyle tüketilebilir.

Bu mantarı su değdirmeden silerek temizlendiğinde çok daha lezzetli bir hale gelmektedir.

BAZI MANTARLAR HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Kaypak mantar

KAYPAK MANTAR( Sarımtrak esmer, çamur renklidir.)

Şapka Koni şeklinde, yarım küre gibi tümsektir, daha sonra yayvanlaşır. Tutkallı denecek derecede yapışkan, parlayan bir örtüsü vardır, bu, ince zar halinde kolayca soyulabilir, yağmur ile yıkandığında lifsi ışınsal çizgili-yollu görünüm alır. Renk bakımından kestane renginden koyu morumtrak hahverengiye değişir, nadiren koyu sarıdır. Gençken sapa zar gibi bir örtü ile bağlıdır, bunun kalıntısı önce beyaz sonraları morumsu kahverengi bir yüksük halinde sapın üzerinde kalır.
Borucuklar: Kısadır ve delikçikler yüzeyi olarak sapa geniş oturur. Önceleri yumurta sarısı, daha sonra limon veya zeytin yeşili rengindedir.
Delikçikler: Önce zarımsı beyaz bir deri ile örtülüdür, bu örtü mantar geliştikçe şapkanın kenarından kopar ve delikçikler açığa çıkar: Renk sarıdır ve değişmez, olgun numunelerde sarımtrak zeytin yeşili rengindedir.

Gençlikte dibi, yukarısından daha incedir; yaşlanınca silindir şeklini alır; orta derecede kalındır. Gevşek bir yüksüğü vardir, yüksüğün üst tarafı beyazdır, yaşlanma ile aşınıp kaybolur. Yüksüğün yukarısında kalan sap kısmı sarı ve kahverengi tanecikli, aşağısındaki kısmı beyaz veya siyahımsı kahverenklidir.

Etli Kısım
Beyazımtraktır, sonraları limon sarısı renk alır, dip kısımda pembemsidir, bu renkler değişmez. Sulu ve yumuşak kıvamdadır.

Yetişme Yeri ve Zamanı
Hazirandan Ekime kadar iğne yapraklı, bilhassa çam meşçereleri altında ve kenarındaki çayır, yosun ve eğreltiler arasında çok sayıda kümeler halinde görülür. Orta derecede yaygın olan bir mantardır. Etli kısmın kokusu meyveye benzer, lezzeti mulayimdir. Bilhassa genç numuleri yemek için iyidir.

ÇÖREK MANTARI (Sarıdır.)
Şapka kısmı 10-20 cm büyüklükte, bazan biraz daha geniştir. Yarım küre şeklinde, daha sonra tümsek, nihayet yayvandır. İyi pişmiş, kabarmış çöreğe benzer. Kenarı başlangıçta içeri kıvrıktır. Şapkanın zarı düzgün değil, çıplak ve kurudur. Islak olduğu zaman parlar ve hafif yapışkandır. Rengi çok değişken, kestane kahverengisi veya soluk olabilir. Kenarının rengi hafifçe daha açık olur:
Borucuklar: Sıkı bir şekilde yanyana yer alırlar. Sapa boyları kısalarak bağlanırlar, uzun ve incedirler. Önce boz beyaz daha sonra yeşilimsi sarı, zeytin yeşili rengindedir. şapkadan kolayca ayrılabilirler.
Delikçikler: Küçük ve yuvarlaktır. Önce kirli beyaz, daha sonra sarımtırak, nihayet yeşilimtırak sarıdır.

Kuvvetli ve katıdır, Çoğunlukla ortada veya aşağıda şişkindir. Gençken dip tarafında şişkin olup daha sonra kalınlık bakımından muntazam olur. 15-20 cm kadar boyda, 3-4 cm kadar kalınlıkta olabilir. Renk bakımından önce beyaz açık bozdur, sonra esmer kahverengiye döner. Yukarı kısmı, ince, belirsiz beyaz soluk renkli damarlı ağ gibi görünüşe sahiptir, bazan bütün yüzeyi böyledir.

Etli Kısım
Gençken sert, beyazımtırak, olgun numunelerde yumuşak, sünger gibi sarımtıraktır. Şapkada dış zarın altına gelen kısımda esmerimtıraktır.

Yetişme Yeri ve Zamanı
Hazirandan Ağustosa ve Eylülden Kasıma kadar yapraklı ağaçlardan meşe, huş, bilhassa kayın, iğne yapraklılardan çam, bilhassa genç ladin meşçereleri altında ve çevresinde, oldukça asit karakterde topraklarda, ormandaki yol kenarlarında, orman sınırı boyunca, yaprak çürünyüsü üzerinde ekseriyetle çok sayıda bazan tek tek görülür. Hoş kokusu ve fındık gibi, mulayim, hoş ve lezzetli tadı ile yenilebilen en iyi mantarlardan biridir. Kurutularak veya yağ içinde saklanabilir.

Tirmit mantarı

TİRMİT MANTARI (Çok açık kırmızımtırak sarıdır.)
15 cm kadar büyüklükte, kuru ve et gibidir, hiçbir zaman yapışkan olmaz. Gençken yarım küre şeklinde tümsek olup olgunlaşınca açılır ve derin olmayan huni şekline dönüşür, üst tarafı düzensiz, dalgalu gibi bir hal alır. Kenarı başlangıçta içeri kıvrıktır, daha sonra düzensiz olarak dalgalı olur. Gençken sarımtırak kahverengi olgunlaşınca kırmızımsı kahverengi olan mantarın iki formu vardır: Kırmızı kahverengi tipi iğne yapraklı ağaç ve kayın ormanlarında yosunlar arasında gelişir, ateş sarısı tipi yalnızca kayın ve meşe ormanlarında bulunur.

Lameller
Gençken sarımsı beyaz turuncu, olgunlaşınca sarı açık kahverengidir, dokunulduğunda kahverengi olur. Bol miktarda beyaz sıvıya sahiptir. Oldukça sık olup sap üzerinde az olarak aşağı devam eder.

Sap kısmı12 cm kadar uzunlukta ve oldukça kalın, sağlamdır. Mum gibi bir örtüsü vardır. Şapka ile aynı renkte veya birazcık daha açık, şapka tarafındaki birkaç santimetrelik kısımda sarımsı, diğer kısımlarında kırmızımtırak kahverenktedir.

Etli Kısım
Gençken yumuşak, beyaz, olgunlukta sünger gibi, katı ve açık sarıdır, daha sonra yavaş yavaş kahverengi lekelilik kazanır.

Yetişme Yeri ve Zamanı
Temmuz ve Eylül arasında yapraklı ağaç meşçerelerinde bilhassa kayın ormanlarında ve sınırlarında, bazen çam meşçerelerinde gelişir.
Badem gibi latif tadı, balık gibi kokusu vardır. Kolay tanınabilen bir mantardır, bilhassa bol miktarda çıkarılan beyaz sıvısı ile iyi ayırdedilebilir, bu sıvı çok lezzetlidir, renk değiştirmez ve balık kokusundadır. Taze mantar kesildiği zaman bol miktarda beyaz sıvısı akar, halbuki kuru ve yaşlı nümunelerde bu özellik yoktur, yani yaşlı mantar numuneleri beyaz sıvıdan yoksundur. Salamura edilmiş balık gibi olan kokusu, mantar numuneleri öldükçe artar. Yenilebilen iyi bir mantardır, hatta çiğ olarak bile emniyetle yenebilir. Tuzlanıp baharatla muamele edildiği, sıcak yağda kızartıldığı zaman çok lezzetli olur. Kızartılırken lamelleri yukarı gelecek şekilde tavaya konulmalıdır. Çorbalar için de iyidir. Bununla beraber, tadı çok acı olan ve şapkasının ortasında konik bir çıkıntı bulunan Lactarius rufus ile karıştırılmamalıdır, bu mantar zehirli değildir fakat yenmesi lezzet bakımından tavsiye edilmez. Bir lezzet denemesi yapmak üzere latif olduğundan emin olmak için küçük bir parça çiğ olarak tadılabilir.

KANLICA MANTARI (Parlak kırmızımtırak sarı, tunç rengindedir.)

Kanlıca mantarı

Şapka büyüklüğü 5-15 cm kadardır. Mantar gençken ortası hafifçe çukurdur, kenarı içeri kıvrıktır, büyüdükçe ortası daha da çukurlaşarak hemen hemen huni şekline döner. Renk turuncudur, açık sarıdan erik sarısına kadar değişir, kenarda 1 milimetre genişlikte halka halinde açık parlak sarıdır ve belirgindir. Genel görünüşle turuncu ve sarıdan ibaret halkalıdır. Yeşil renkleme yoktur.

Lameller
Başlangıçta kırmızımtırak sarı beyaz, daha sonra açık portakal rengi tonundadır. Sapa doğru kıvrımlı şekil alır, sap üzerinde birazcık devam eder.
Sap kısmı 3-6,5 cm boyunda 0,8-2,5 cm kalınlığında, silindir şeklindedir. Renk bakımından portakal sarısı, dip kısmında kırmızımtırak sarı beyaz, yukarı kısmında şarap kırmızısı turuncudur. Sapın etli kısmı kırmızı-pembedir ve koparıldığında turuncu renkte bir sıvı çıkarır. Gençken içi dolguludur, daha sonra şapkaya kadar olan alt kısımda boşlukludur.

Etli Kısım
Kırmızımtırak sarı beyaz renkli, meyve kokulu ve yumuşak, sünger gibidir.

Yetişme Yeri ve Zamanı
Çam meşçerelerinde ve çam ormanı açıklıklarında, çayırlıklarda, Avrupa’da yapraklı ağaç ormanlarında, ilkbahar ve sonbaharda yağmurlardan sonra görülür. Mantar gençken, kırılıp koparıldığı yerinden portakal renkli bir sıvı çıkarır, bu sıvı hava ile temas edince kırmızı olur, iki saat sonra kırmızımtırak portakal esmeri renk alır ve acıdır. Mantarın tadı acıdır fakat nahoş değildir, lezzetlidir.

Zehirli mantarlara dikkat
Geçmişte ‘bitki’ olduğu söylenen, ancak daha sonra bazı farklı özellikleri sebebiyle hayvanlardan ve bitkilerden farklı ayrı bir âlem olarak kabul edilen mantarların mikroskopik ölçülerde hastalık yapanları olduğu gibi ilâç olanları da vardır. Şapkalı mantarlar olarak bilinen büyük türlerin bazıları ise, gıda olarak kullanılabilecek mahiyette yaratılmış nimetlerdendir. Ancak onları da iyi tanımak gerekir. Aksi takdirde gıda niyetine çok şiddetli bir zehir de yiyebiliriz.

Günümüzün hayat tarzı; stresin, sinir, damar ve kalb hastalıklarının giderek artmasına sebep olmaktadır. Yoğun iş temposu içinde çabuk yemek (fast food), fazla miktarda yağın alınmasına yol açmakta, buna ilâveten masa başında uzun süreli oturma ve hareketsiz kalma, alınan enerjinin bir kısmının kullanılmadan vücutta depolanmasına sebep olmaktadır. Kalb-damar hastalıkları, gelişmiş ülkelerin en büyük sıhhat problemlerinden biridir. Bu yüzden son 50 yılda koroner arter hastalıklarının gelişmesinde rol oynayan risk faktörlerinin ortaya çıkarılması ve bunların önlenmesi için çok sayıda çalışma yapılmıştır.

Mantarlar, yüksek gıda değeri ve beslenmeye faydası bilinen gıdalardandır. Ayrıca bağışıklık sistemini düzenleyici, ur teşekkülünü önleyici ve yan tesiri olmayan kan basıncını düşürücü hususiyetleri dolayısıyla bazı mantar türleri hususi olarak üretilmektedir. Mantar çok eski tarihlerden beri değerli bir besin maddesi olarak bilinir. Mantarın % 88–91 kadarı su olduğundan, taze mantarlar, diğer sebzelere nazaran çok kolay sindirilen proteinlere sahiptir. Sağlık için gerekli olan proteinlerin yanında, B kompleks vitaminler ve mineral maddeler bakımından da zengin olan mantarlar, bütün olarak değerlendirildiğinde, yüksek gıda değerine sahip nimetlerden kabul edilir.

Sonraki yazılar »